TR EN

Dil Seçin

Ara

Hz. Azrail’i Cidden Seviyorum

Hz. Azrail’i Cidden Seviyorum

“Bir gün bir duada, “Yâ Rabbi! Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhafaza eyle!” meâlinde duayı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı ve tesellidâr ve sevimli bir hâlet hissettim, Elhamdülillâh dedim. Azrail’i cidden sevmeye başladım.” 

Üstad Bediüzzaman’ın bu duasındaki “Azrail’i cidden sevmeye başladım” ifadesini okuyunca tuhaf oldum, tahminimce siz kıymetli okuyucularımızda olduğu gibi… Evet Asa-yı Musa’dan 11. Mesele’yi okurken büyük bir hayret duygusunu yaşadım.

Nasıl yani, insan Azrail’i nasıl sever?.. Merak ettim devamını okudum. Devamında şöyle diyordu:
“İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyi olmaktan ve fena, geçicilik, ölümlülükten ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim.” 

Öyle değil midir, insanın en kıymetli varlığı onun kendi canıdır! Hani derler ya “önce can, sonra canan” diye… İnsan daha iyi, daha kaliteli, daha sağlıklı, daha uzun yaşamak ve hatta hep yaşamak, hiç ölmemek üzere bütün servetini harcamıyor mu? Hatta imkân olsa sonsuz yaşamak için bütün varlığını vermeye hazır değil mi? Yeter ki canına bir şey olmasın! Lakin ölüme çare yok… 

Evet insan ruhu belki hiç yaşlanmıyor, insanın arzuları, hayalleri hep sonsuzluğu istiyor; fakat insanın bedeni bunu kaldıramıyor. İnsan bedeni yetmişli yaşlarda teklemeye, seksende sekmeye ve sonraki yaşlarda sürünmeye başlıyor. Yani bu bedenin değişmesi gerekiyor. 

Peki böyle bir şey var mı? 

İnanıyorsak elbette var! 

Peki bizi artık taşımayan bu beden toprağa girip çürüyüp dağılmayacak mı? 

Elbette öyle olacaktır, ancak çürüyüp dağılan canımızın-ruhumuzun elbisesi olan maddi bedenimizdir. Yoksa ruh asla ölmez. Bizim Yunus’un dediği gibi “Yunus öldü diye salâ verirler, ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”

Aslında insan bir yolcudur. “Bu yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-i maderden, sabavetten, gençlikten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.” İnsan bu yolculuk serüveninde dünyaya gelmeden bedeni yoktu, kabirde de bedeni çürüyecek ve berzah âleminde bedeni olmayacak, ancak haşirde tekrar yepyeni bir beden verilecek ve bu beden ile hesap ve sırat istasyonlarını geçip hem bedeni hem ruhu ile yaşayacağı ebet memleketine gidecektir. Dikkat edilirse bu yolculukların tamamında insanın ruhu hep onunla geliyor. Sadece yolun bazı kısımlarında insanın bedeni yok!

Şimdi, “İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyi olmaktan ve fena, geçicilik, ölümlülükten ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele (yani Hz. Azrail’e) teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim. Azrail’i cidden sevmeye başladım.” Cümlelerini okuyunca, evet ben de cidden sevmeye başladım; ya siz kıymetli okuyucularım siz de sevmeye başladınız mı?

Malum olduğu üzere dört büyük melek Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselamlardır. Müekkel melekler, yeryüzünde ve gökyüzünde işlerin Allah’ın emrettiği şekilde yapılmasından sorumlu meleklerdir. Bu meleklerin türleri eşyanın, maddenin ve materyalin türleri kadar çoktur. İbadetleri de bir o kadar çeşitlilik arz eder. Bu meleklerin işleri ibadetleridir.
• Cebrail (as): Vahyi getirmekle görevlidir. Cebrail’e (as) güvenilir anlamına gelen “emîn” de denilmiştir.
• Mikail (as): Mikail aleyhisselâm, kâinattaki tabii olayları ve yaratıkların rızıklarını idare etmekle görevlidir.
• İsrafil (as): Görevi Sûr’a üflemektir. İsrafil (as), Sûr denilen alete iki kez üfleyecektir. Bunların ilkinde kıyamet kopacak, ikincisinde ise tekrar diriliş gerçekleşecektir.
• Azrail (as): Azrail (as) canı, yani ruhu emanete almakla görevli olan melektir. Azrail, Allah’ın buyruğu ile insanların canını almakla görevlendirilen melek, alıcı, can alıcı anlamlarına gelir.

Bizzat yaşadığım iki küçük lâtif hatıra:

İspanya, Endülüs bölgesi ziyaretimizde çat-pat Türkçesi olan İspanyol bir rehber eşlik ediyordu. Bin sütunlu Kurtuba Camii’ni ziyarete giderken yaya olarak geçtiğimiz eski bir köprünün üstünde büyük meleklerin heykelleri sergileniyordu. Rehberimiz hararetli bir şekilde anlatıyordu “Bu Gabriel, bu Rafeal, bu da Mikael…” Sadece üç meleğin heykeli vardı! Ben rehbere sordum “Azrail nerede?” diye… Önce rehber neyi sorduğumu anlamadı, sonra izah ettim anladı. Dehşetten gözleri faltaşı gibi açıldı “No no no, no no no, sakın bahsetme uğursuzluk getirir” dedi. Batı dünyası zaten bozulmuş inanç sistemi ile Azrail aleyhisselamı bilmiyor… Lakin bizler de tam bilemediğimiz için herkes Hz. Azrail’i (as), “Canımıza kasteden bir rakip” gibi algılıyor… Oysa işi bilen ve imanını tekmil etmeye çalışanlar, bu sağlam emanet görevlisi olan Hz. Azrail’i cidden seviyor…
…
Hem Zafer okuyucuları hem de benim için de çok değerli bir yazar hocamızı hastanede ziyaret etmiştik. Operasyon geçirmiş olmanın zaafiyeti bedenine yansımıştı, lakin ruhundaki azim ve şevke dokunamamıştı. Çok tatlı sohbetimiz olmuştu, laf lafı açmıştı ve tâ gençlik yıllarına kadar gitmişti. Dedi ki, “Biliyor muydun, ben lise yıllarımda mafya babası olmaya özenmiştim!” Şaşkınlıktan hepimizin gözü hayretle açılmıştı, “Ne diyorsun abi!” dercesine. Devam etti “Mafya babası olmaya özendim, çünkü bu sayede dünyada ne kadar pis insan var ise kafasına sıkıp temizleyecektim! Ta ki üniversite okumaya gidip nurları tanıyıncaya kadar. Nurları okuyup Hz. Azrail’i tanıdım ve onu cidden sevdim. Düşündüm ve dedim; evet iyi insanların ruhlarını emanete alıp cennete götürüyor. Amma asıl beni sevindiren, bütün zalim, kötü ve pis insanlar ondan kaçamıyor ve zamanı geldiğinde onları yakalayıp cehennemin dibine götürüyor. İşte bu gerçeği öğrendiğimde kendime dedim ‘artık mafya olmaya gerek yok, zaten bu işi hakkıyla en itinalı bir şekilde Hz. Azrail (as) yapıyor’ dedim. Ve cidden Hz. Azrail’i ben de çok sevmeye başladım” demişti…