Oscarlı yönetmen Milos Forman “Herkes masal dinlemekten hoşlanır, dünyada en iyi masal anlatan yer de Hollywood’dur.” der. İşte bu masallardan birisi de Yahudilerin mazlum, Müslümanların ise terörist olduğuna dair bol miktarda çekilmiş Hollywood filmleridir.
Siyonistler sadece Filistin’de değil sanattan finansa her alanda hegemonyaları var. Dünyalık meta söz konusu olunca Yahudi’deki hırsı Kur’an-ı Kerim şöyle belirtir:
“Şüphesiz ki sen onları insanların (dünya) hayatına en düşkünü olarak bulursun; hatta şirk koşanlardan bile. Her biri bin sene yaşatılmak ister. Oysa (o kadar) yaşatılması (kimseyi) azaptan asla uzaklaştırmaz.” (Bakara suresi, 96)
Yine Aziz Kur’an’da “Yahudilerin yaptığı kötülüklerden dolayı Allah, onlara bir zillet ve meskenetin vurulduğu” belirtilir. (Âl-i İmran, 112) Bahsedilen bu zilletin Müslümanlar tarafından değil Batı dünyası tarafından da farkına varıldığını bazı sanatsal çalışmalarında görüyoruz. Yani Kur’an’ın bu işaretinin sanat dünyasında da tezahürleri vardır. Mesela Shakespeare’in Venedik Taciri, Yahudi açgözlülüğünü anlatır. Belki de onun Romeo ve Juliet’ten sonra en bilinen eseridir. Venedik Taciri’ndeki Yahudi tüccar, ‘kötü adam’dır ve bu kötü adamı Müslüman biri yazmamıştır. Sosyolojik ve tarihi gerçeklerden hareketle böyle bir karakter üretilmiştir.
…
Aslında Hollywood, Yahudilerin elinde olsa da orada Yahudi-Hristiyan çekişmesini de göz ardı edemeyiz. Örneğin “Da Vinci’nin Şifresi” filmi Dan Brown’un romanından çekilmiştir. Yönetmeni de bir Yahudi yönetmen olan Ron Howard’dur.
“Da Vinci’nin Şifresi” romanı çıktığında Yahudi sermayesi ve Yahudi çevreleri “Bunu film yapalım!” dediğinde Vatikan çok rahatsız olmuş ve koyu bir Katolik olan Mel Gibson, “Bu kitaba cevap vermek üzere film çekmeliyiz.” demişti. Ardından da “The Passion of The Christ” (Hz. İsa’nın Çilesi) filmini çekmişti. O filmdeki Yahudi karakterler, Hz. İsa’yı çarmıha gönderen tiplerdi.
Yahudilerin aleyhinde, Marlon Brando’nun da bir şöhreti vardır, onun da Larry King’in TV şovunda 1995’te: “Hollywood’un sahibi Yahudilerdir.” diye bir eleştirisi olduğu için linç ederler. Bu yüzden sinemanın önemli isimlerinin Yahudi hegemonyasından dolayı, Hollywood’a eleştirileri vardır.
…
Şimdi de benim yaşadığım ilginç bir örnek vereyim, geçmişte tercumaniahval.com adlı sitemizde 2009’da en iyi kısa film Oscar ödülü almış olan bir filme eleştiri yazmıştım. Filmin adı, “Oyuncak Ülke” idi. O yazıda “Şimdi öldürülenler Filistinli ama bu filmin konusu holocaust. Hitler’in Yahudileri katletmesini bir çocuk hikayesi üzerinden anlatıyor. Film Oscar alıyor. İşte burada da Umay diye bir Türk çocuğu oynuyor. Öldürülen, ezilen insanlar Filistinliler. Peki hala Hollywood neden bu filmlere prim veriyor? Çünkü İsrail lehine bir imaj çalışması var. Yahudilere acıyın, İsrail devletine dokunmayın. Bu film bu ödülü hak etmiyor.” diye bir eleştiride bulundum. Çok ilginç, o zaman o çocuğun annesi bir yorum yazmış ve “Evet, eleştirinizde haklısınız, ben de bu filmin Oscarlık bir film olmadığını düşünüyorum.” demişti.
Peki Mustafa Akkad’ın çektiği İslam’ın doğuşunu anlatan Çağrı filmi Yahudi hegemonyasının en etkili olduğu bir dönemde 1976 yılında nasıl çekildi? Mustafa Akkad Çağrı filminin 30. yıl versiyonu anısına çıkartılan DVD’de yer alan Arapça röportajında şöyle der: “Ben bu filmi yapmaya karar verdiğimde Hollywood Yahudi hâkimiyeti altındaydı. Yahudi hâkimiyeti altında olduğu için işim çok zordu…”
Dikkat ederseniz Çağrı filminde Peygamber Efendimiz’in Yahudilerle savaşı yok. Mesela Hendek Savaşı da önemli bir savaştır, sonrasında Yahudilerle savaştık o da yok. Çünkü Mustafa Akkad, Hz. Hamza'yı (ra) oynayacak olan Anthony Queen’i oynamaya çağırdığı zaman A. Queen, Yahudi sermayesinin Hollywood hâkimiyetinden dolayı gelemezdi.
İsrail’in ve dünyadaki siyonistlerin bugün Filistin’i yok etmek, Kudüs’ü ele geçirmek gibi bir derdi var; ama bunu dünya kamuoyu nezdinde imajını bozmadan yapmak istiyor. Bunun yolunun da medyadan, sinemadan geçtiğini bildiği için bu alanda yatırımlarını yüzyıldır yapıyor ve yapmaya da devam ediyor.
Eğer Batı toplumları Filistin'deki soykırıma rağmen İsrail’i tutuyorsa emin olun bunda sinemanın katkısı ?’dir. Çünkü Spielberg’in Oscarlı filmi Schindler’in Listesi’ni (Schindler’s List) izleyip duygulanmayan var mıdır ki film 2. Dünya savaşında Yahudi holokostunu anlatır. Yine bir başka Oscarlı film Piyanist o da Yahudi yönetmen Roman Polanski’nin filmi. Yine 2. Dünya savaşında Yahudi bir piyanistin yaşam mücadelesini anlatır. Ve bu filmdeki rolüyle en iyi oyuncu Oscarını alan Adrien Brody, bu sene de Yahudi holokostundan ABD’ye kaçan bir Yahudi mimarı canlandırdığı ‘The Brutalist’ filmiyle yine en iyi erkek oyuncu oscarını kazanmıştır.
Kısaca bu kadar zihinlere boca edilen Yahudi mazlumdur imajı, insanlığın kafasına sinemayla yerleştirilmeye devam ediyor. Bu yüzden sinema asla sadece sinema değildir.
Peki İsrail'in katliamlarına karşı sanat dünyası bu konuda neler yapıyor?
Bu alanda başlayan kıpırdanmalar ilerisi için ümit veriyor. Bu yıl en iyi belgesel Oscarı alan Batı Şeria’daki Filistin evlerinin yıkımını belgeleyen No Other Land gibi filmler artık sanat dünyasının gündemine girmeye başladı. Gazze’deki trajik durumla ilgili Batı kamuoyuna yönelik sinema atölyesi öğrencilerimizle Türkçe ve İngilizce “X Land” filmini çektik. (Film “Gazzenin Çığlığı” kısa film yarışmasında ikincilik ödülü aldı.)
Şüphesiz ki Gazze’de yaşanan soykırım ilerleyen günlerde birçok filmin ve dizinin konusu olacaktır. Şimdilik bizler Batı sinemasının ürettiği siyonizme hizmet eden yapımlara karşı bilinçli bir seyirci olarak tavrımızı koymalıyız. Batı menşeli filmlere veya dijital platformlara uygulayacağımız boykot faydadan hali değildir, fakat boykot uyguladığımız ürünlerin nasıl alternatifini arayıp üretimini yapıyorsak sinemada da aynısını gerçekleştirmeliyiz.
