TR EN

Dil Seçin

Ara

El-Emin’in (sav) İzinde  Divriği’nin Taş Yürekli Bekçileri

El-Emin’in (sav) İzinde Divriği’nin Taş Yürekli Bekçileri

Ah, Divriği Ulu Camii’nin o muhteşem taç kapısından içeri adımını attığında hissedilen o kadim hava... Ve hemen solunda sıralanan o üç heybetli emanet sandığı... Taştan oyulmuş, her biri bir zaman kapsülü gibi duran bu sandıklar, nice sırrı ve güven hikayesini bağrında saklıyor.

Şimdi seni alıp, o sandıkların fısıltılarını duyabileceğin, zamanın ötesine bir yolculuğa çıkaracağım. Gözlerini kapat ve hayal et...

Yıl, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın hüküm sürdüğü o görkemli devirlerden birisi. Divriği, ipek yolu üzerinde hareketli bir ticaret merkezi. Güneşin altın rengiyle yıkadığı bir öğle vakti, yorgun bir kervan şehre yanaşıyor. Kervanın önünde, gözlerinde uzak diyarların ışıltısı olan yaşlı bir tüccar ilerliyor. Adı İbrahim. Yanında, tılsımlı işlemelerle süslü küçük bir sandık taşıyor. Bu sandıkta, uzun yıllar boyunca biriktirdiği en değerli mücevherler, baharatlar ve nadide kumaşlar var.

İbrahim, Divriği Ulu Camii’nin o muhteşem taç kapısının önünde duruyor. Taşın üzerindeki nakışlar sanki bin yıllık bir bilgelikle ona gülümsüyor. İçeri giriyor ve mihrabın huzurunda kısa bir dua ediyor. Sonra gözü, sol taraftaki taştan yapılmış üç heybetli sandığa ilişiyor.

Cami avlusunda dolaşan bilge bir derviş, İbrahim’in tereddüdünü seziyor. Yanına yaklaşıp, sıcak bir gülümsemeyle konuşuyor: “Ey yolcu, gönlün huzursuz gibi. Derdin nedir?”

İbrahim, dervişin gözlerindeki şefkati görünce içini açıyor: “Uzak bir diyara, günlerce sürecek bir yolculuğa çıkacağım. Yanımdaki bu emanetler gözüm gibi sakındığım varlığım. Ancak bu uzun ve tehlikeli yolda onlara bir zarar gelmesinden korkuyorum.”

Derviş, İbrahim’i o üç taş sandığın önüne götürüyor. Eliyle sandıklardan birini işaret ederek diyor ki: “Bu sandıklar, bu topraklarda yeşeren bir inancın, bir güven medeniyetinin nişanesidir. Yüzyıllardır insanlar kıymetli eşyalarını buraya emanet eder, gönül rahatlığıyla yolculuklarına çıkarlar. Bu sandıklar, sadece taştan yapılmamıştır; dürüstlükle, emanete saygıyla ve ilahi bir koruma inancıyla örülmüştür.”

İbrahim şaşkınlıkla soruyor: “Nasıl olur bu? Kim bekler bu sandıkları? Hırsızlık, yağma olmaz mı?”

Derviş gülümsüyor: “Bu caminin her bir taşı, bu şehrin her bir insanı bu emanetlerin bekçisidir. Buraya bırakılan bir iğne bile kaybolmaz. Çünkü bizler, ‘El-Emin’ sıfatını taşıyan bir Peygamberin ümmetiyiz. Emanete ihanet etmek, en büyük günahtır biliriz. Ayrıca, bu sandıkların üzerinde öyle bir tılsım vardır ki...”

Derviş, sandığın üzerindeki karmaşık desenleri işaret ediyor: “Bu gördüğünüz her bir çizgi, bir duadır, bir niyazdır. Bu taşlara, onları oyan ustaların kalplerindeki dürüstlük ve adalet arzusu sinmiştir. Rivayet odur ki, bu sandıklara kötü niyetle yaklaşan birinin eli kurur, gözü görmez olur.”

İbrahim, dervişin sözlerinden çok etkilenir. Gözleri hayranlıkla sandıklara takılır. İçindeki tereddüt yerini derin bir huzura bırakır. Sandığını özenle açar ve içindeki değerli eşyaları bir bir çıkarıp, taştan oyulmuş sandığın içine yerleştirir. Sandığın kapağını kapatır ve üzerinde bulunan, birbirine kenetlenmiş iki el figürünü inceler. Bu figür, emanet edenin ve emaneti koruyanın arasındaki sarsılmaz bağı simgelemektedir sanki.

İbrahim’in yolculuğu uzun sürer. Gittiği diyarlarda türlü maceralar yaşar, yeni insanlar tanır, bilgisini ve görgüsünü artırır. Ama aklı hep Divriği’ndeki o taştan sandıkta kalır. İçinde zerre kadar bir endişe taşımaz. Çünkü bilir ki, o sandıklar sadece eşyalarını değil, aynı zamanda bir medeniyetin onurunu, inancını ve emanete verdiği değeri de korumaktadır.

Aylar sonra İbrahim, yorgun ama meraklı bir şekilde Divriği’ye geri döner. Doğrudan Ulu Cami’ye gider. Sol taraftaki o heybetli sandıklar hala aynı vakarla durmaktadır. Cami görevlilerine emanetini sorar. Görevliler, güler yüzle onu tanır ve emanetini eksiksiz bir şekilde kendisine teslim ederler.

İbrahim, sandığını açtığında içindeki her şeyin ilk bıraktığı gibi durduğunu görür. Gözleri dolar. Bu sadece eşyalarının korunmuş olması değil, aynı zamanda bir inancın, bir ahlakın, bir medeniyetin dimdik ayakta durduğunun bir kanıtıdır onun için.

O günden sonra İbrahim, gittiği her yerde Divriği Ulu Camii’nin emanet sandıklarının hikayesini anlatır. İnsanlara, bu topraklarda yeşeren o muhteşem güven duygusunu, emanete verilen eşsiz değeri aktarır.

…

İşte sevgili yolcu, Divriği Ulu Camii’nin o taştan sandıkları sadece birer eşya deposu değil, aynı zamanda bir medeniyetin kalbinde yeşeren dürüstlüğün, güvenin ve emanete saygının somut birer ifadesidir. Onlar, atalarımızın nasıl bir ahlak ve inançla yaşadıklarının sessiz şahitleridir. Onlara baktıkça, o günlerin ruhunu, o medeniyetin ihtişamını hissetmek mümkündür.

Unutma, bu hikaye bir masal değil, bu toprakların derinliklerine işlemiş bir gerçeğin, bir medeniyetin mührüdür. O sandıklar hala Divriği Ulu Camii’nde duruyor ve fısıltıları, bu topraklarda yeşeren o kutlu medeniyetin izlerini taşıyor.

 

Not: Resimler Sivas Valiliği web sitesinden alınmıştır.