Tank paletlerinin çıkardığı seslerin, mermi seslerinin, kamera ışıklarının, patlayan flaş şimşeklerinin arasında çığlıkların, kanın, öfkenin, katliamın yükseldiği toprakları izliyoruz ekranlarda ve gazete sayfalarında. Filistin; kan, acı, ızdırap, soykırım, katliam ile eş anlama geliyor yıllardır. Ve insan ile mekân kıyımının zirveye tırmandığı bugünlerde, uygar dünya her zulme yaptığı gibi Filistin’in yaşadıklarına da sadece seyirci kalıp, kelimelerin müşfik serinliğine sığınıyor.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeryüzünde silah ile toprak kazanma dönemi bitti. Bunu çok iyi bilen gelişmiş ülkeler, başka alanlara yatırım yapmaya hız verdiler. Bir taraftan uzayın derinliğine ulaşıp bugün bize anlamsız gelebilecek fetihlere girişirken, diğer yandan sanal boyutta neredeyse tüm tepeleri çoktan ele geçirdiler. Ve daha önemlisi, eski silahlarını modernize ederken, yeni silahlar da keşfedip kullanmaya başladılar. Üstelik bunun sonuçlarını bile alıyorlar. İşte bazıları: medya, enformasyon kanalları ve sinema!
Ünlü düşünür Aristo, sanattan alınan hazzın iki nedeni olduğunu söyler. Biri, bilinenin yeniden yorumlanışından; diğeri, bilinmeyenin yorumlanışından doğan haz. Bilinenin yeniden yorumlanışından oluşan haz, yorumlanışın bilinen ile ilişkilendirilmesinden kaynaklanıyor. Bilinmeyen ile ilgili haz da, yeniden yorumlanışın mükemmeliyetinden. Belki de bu sebepledir ki, acıların, trajedinin yaşanırken değil, bittikten sonra kurgulanarak ortaya konması daha çok ilgi çekiyor; daha çok değer veriliyor buna. Savaş filmlerine gösterilen aşırı ilginin ve alınan hazzın kökenlerinden biri de bu olsa gerek.
Hollywood, tarihsel olarak savaş filmlerine ayrı bir özen gösterdi. Vietnam Savaşı’na kadar, John Wayne türü oyuncuların başını çektiği, ‘kahramanlık’ içeren, bol hamasetli filmler işgal etti sinema perdelerini. Bugün çok anlam ifade etmeyen bu eserlerin, gösterildiği dönemlerde özellikle Amerikan halkını teskin edici bir rol oynadığı muhakkak. Vietnam sonrası dönemde, savaş filmleri ikiye bölündü. Bir ekol eski tarzı ısrarla devam ettirirken—ki bunun son örneği Oscar jürisinin yüz vermediği Pearl Harbor’dur—diğer ekol Amerikalıların çok da hoşlanmadığı can yakan ürünler vermeye başladı. Üstelik, estetik ve etki açısından, ikinci tür birincilerin pabucunu daima damdan dama gezdirdi. Şüphesiz bu sebepten Kıyamet, İnce Kırmızı Hat, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi filmler John Wayne ve türdeş filmlerinden öncelikli olarak anılacaklar.
Geçtiğimiz ay ülkemizde de gösterilen ve bizim bir önceki sayıda irdelediğimiz Black Hawk Down (Kara Şahin Düştü) ve Behind Enemy Lines (Düşman Hattının Ardında) birinci türün tipik örneklerinden olarak sinema tarihine geçti. Özellikle Düşman Hattının Ardında, içerdiği konu itibarıyla bizi de çok ilgilendiren bir filmdi. Zira, film—her ne kadar öznesine almayıp teğet geçerek de olsa—yakın tarihin yüzkarası bir olaya, Srebrenica katliamına değiniyordu. Gerek Kara Şahin Düştü, gerekse Düşman Hattının Ardında, savaşa bol efektli, gökyüzünden turistik bakış açısıyla yaklaşan filmlerdi. Bakış açısı sadece vizüel değildi şüphesiz. Gerçek ile kurmacayı, biraz da etik anlamda kötü kullanarak, masum olmayan bir tarih değiştirme girişiminin ifadesiydi bu film.
Bu gibi filmlerin karşısına çıkıp gerçekliği abartısız ve Aristo’nun verdiği parametreler çerçevesinde sunan filmler ise, bu kötü örneklerin çokluğu ve etkisi yüzünden, çok heyecanlandırıyor bizi. En iyi yabancı film dalında kusursuz bir Jean-Pierre Jeunet filmi olan Amelie’yi geçerek Oscar’a uzanan No Man’s Land (Tarafsız Bölge) de işte böyle bir film. Konusu, anlatımı ve Hollywood filmleri kategorisine girmeyen tarzıyla uzun süre hafızalardan silinmeyecek olanlardan.
Mesa Selimoviç, “Derviş ve Ölüm” isimli öyküsünde yolda karşılaşan, ilk önce mızraklarıyla, sonra kılıçlarıyla, sonra da bıçaklarıyla savaşan iki şövalyeyi anlatır. Kahramanlarımız sonunda kavgaya ara verip otururlar ve yiyeceklerini değiş-tokuş edip sohbet etmeye başlarlar. Ortak tanıdıkları çıkar. Birbirlerine ceplerinden çıkardıkları resimleri gösterirler. Dövüşmekten vazgeçerler. Fakat hikayenin sonunda birbirlerini yine de öldürürler...
Genç Boşnak yönetmen (1968, Saraybosna doğumlu) Danis Tanoviç, bu öyküden yola çıkarak, yakın tarihimizin en büyük katliamlarından biri olan Sırp-Boşnak çatışmasına çekiyor dikkatlerimizi. Savaşa yabancı bir isim değil Tanoviç. Boşnak direnişi esnasında cephede kameramanlık yapmış bir asker-sanatçı. Senaryosunu da kendisinin yazdığı filmde Selimoviç’in şövalyelerinin yerine Boşnak ve Sırp askerlerini koymuş. Konu kısaca şöyle: Ciki, gerçekten kötü bir talihe sahip bir Bosnalı askerdir. O ve başka askerler cephedeki Bosnalı yoldaşlarına katılmak istediklerinde sisin içinde kaybolurlar, uykuya dalarlar ve Sırp askerlerinin silah sesleri arasında uyanıverirler. Tüm arkadaşları ortadan kaybolmuşsa da Ciki bir şekilde kurtulmanın yolunu bulur. Sonra, bir Sırp askeri olan Nino, saklanan Ciki’yi bulur ve böylece ikisi de silahlı ve ‘tehlikeli’ olan bu iki ‘düşman’ arasında savaşın anlamsızlığına ve trajikomikliğine dair ilginç bir ilişki başlar. En çarpıcı yönü ise, yaşanan katliamı, tüm dünyanın gözleri önünde akan kanı, dökülen gözyaşını özgür dünyanın inanılmaz bir umarsızlıkla izlemesidir.
Tahmin edebileceğiniz gibi, Tarafsız Bölge’de bir kahramanlık öyküsü yok. Film, bir sanat eserinden çok acıtan, can yakan bir kara mizah olarak hissettiriyor kendisini. Kurallara, formalitelere bağlı, vurdumduymaz Birleşmiş Milletler’in Barış Gücü, çatışma çıksın da reytingimiz artsın diye âdeta ölüm koklayan yabanıl hayvanlar gibi savaş bölgesinde cirit atan Batılı medya, ve siperlerinin ardında yaşamlarını düşmanın ölümüne odaklayan askerler var. Bugüne kadar katıldığı her yarışmada ödül alan 24 ödüllü bu mütevazı film, sarsıcı olduğu kadar, son derece basit, hatta teatral bir sinema diline sahip. Meselâ filmin giriş ve çıkış sekansları dışında müzik yok.
Film, savaş karşıtı bir bildiri olduğu kadar Birleşmiş Milletler’e bir mesaj, bir bildiri niteliği de taşıyor. Sırplar ve Boşnaklar arasında, kökü çok derinlere dayanan nefretin nedenine de basit ve hazır bir cevabı yok. Tarafsız Bölge, bizim bir dönem seyredip alıştığımız savaş filmleri klişeleriyle akıllıca oynamayı başarıyor. Öncelikle ve tekrarla; bu filmde kahraman yok, sadece kurbanlar var. Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlatan eski bir siperde karşı karşıya getirdiği Bosnalı ile Sırbı başrole oturturken, Birleşmiş Milletler’in de oyunu nasıl oynadığını, medyanın haberi dünyaya ulaştırma göreviyle savaşı nasıl da körüklediğini ve sonunda medyanın da nasıl ordunun oyununa geldiğini sakin bir sinema diliyle anlatıyor.
Ölüm üzerine oynanan ve pahası ‘hayat’ olan çılgınca bir soykırımının içerisinden, silik yaşamların zaman zaman güldüren ama mutlak düşündüren bir sinema filmi. Savaşın yıkıcı doğası ve anlamsızlığı üzerine, son derece gerçekçi ve alaycı bir bakışı olan film, sadece savaşanlara değil, bu savaşı sessiz kalarak onaylayan Batı dünyasına da eleştirisini getirmekten çekinmiyor! Film, beyazperdenin eleştirel anlamda nasıl kullanılabileceğine dair güzel bir örnekleme sunarken, barış için kargaşanın ortasına düşen güçlerin adalet kavramını nasıl tek yanlı kullanabileceklerini; medyanın gözü önünde cereyan eden vahşete nasıl ruhsuz yaklaşabileceğini de gözler önüne seriyor. Ve söylüyor ki: “İnsanlık dışı vahşeti yaşamak için medeniyetten uzak olmaya gerek yok. Burada, Avrupa’nın tam göbeğinde, medeniyetin merkezinde, üstelik uzak geçmişte değil, çok yakında yaşanan böylesi bir vahşete gönüllü ya da gönülsüz taraf olduk, seyirci kaldık, ortak olduk!” Tıpkı savaş gibi, Tarafsız Bölge de insanlığın acınası bir portresini çiziyor. Ve No Man’s Land’i izlerken, zihnimizin bir köşesinden şimdilerde Filistin’de yaşananlara dair tablolar akıyor hızla! Tanoviç, ‘bilineni yeniden yorumlarken’ sinemanın gücünü de bir kez daha bütün dünyaya gösteriyor.
