Futbolu icat edenler, bugün kendi icatlarının ulaştığı zirve noktayı acaba tahmin edebilirler miydi? Hiç sanmıyorum. Bugün futbol, futbol olmanın çok ötesinde bir şey çünkü. Günlük yaşantımızın, sevinçlerimizin, üzüntülerimizin temel yönlendiricilerinden biri. Öyle olmasa, tanıştığımız bir kişiye sorduğumuz ilk beş sorudan biri, hangi takımı tuttuğu olur muydu? Futbol, sanki farklı yerlerde duran düşüncelerin ve duyguların tam orta noktasında duran, yeri geldiğinde milletleri bile birbirine bağlayan müşterek bir zemin. O hâle geldi.
Acaba futbolun hangi özellikleri, başka bir şeyde bulunmayan hangi gizemli boyutları bunda etkili oldu? Hangi gizli sihirbaz, bir el yordamıyla futbolu bizim için bu kadar merkezî bir yere oturttu? Üzerinde düşünmeye değer bence.
Futbol Bizim Neyimiz?
Bilindiği üzere, futbol şiddeti içinde barındıran bir oyun. Kazanma hırsını sonuna kadar gözlemleyebileceğimiz, deyim yerindeyse bir erkek oyunu. Futbolu bizim gözümüzde bu kadar önemli bir yere koyan etken, vahşetin yalın yaşandığı dönemlere göre, daha incelikli yeni bir mücadele tarzını ifade etmesi. Bana öyle geliyor. Artık insanlar harp meydanlarında değil de yeşil sahalarda kozlarını paylaşıyorlar. Bir bakıma, modern zamanların stresi artmış insanları, seyirci olarak da olsa, içlerindeki tatminsizlikten doğan öfkeyi sahadaki ‘gladyatörler’in kas ve beyin mücadeleleri üzerinden boşaltma imkânı buluyorlar.
Sadece öfke de değil; başka duygular ve ihtiyaçlara da yer var bu oyunda. İnsanlar artık yeşil sahayı çevreleyen tribünlerde, ne kadar sahte de olsa, kendi mahallelerinde, hatta ailelerinde bile geliştiremedikleri ‘birliktelik duygusu’nu da yaşıyorlar. Aynı takımı tutuyor olmanın verdiği birliktelik duygusu, artık bir ritüele dönüşmüş bilet kuyrukları, üzerine yeni sözler giydirilmiş popüler şarkıların hep bir ağızdan söylenmesi, icabında ‘düşman takım’ın müntesiplerinin saha dışında pusuya düşürülmesi... Hepsi ama hepsi, ortak yaşantılarımızın cüzleri artık: “Yensen de, yenilsen de, beraberiz seninle...”
Zaman algımız da bundan böyle futbolun kontrolü altında. Yeni yıla liglerin başlamasıyla, sömestr tatiline lige verilen arayla, yıl sonuna da bir takımın şampiyon oluşuyla birlikte kavuşuyoruz. Hafta içi takımımızın antrenman günleri, hafta sonu ise maç günlerimiz. Akşam maç saatlerimiz, gece ise takımımızın kazandığı zaferle coştuğumuz saatler. Öyle ki, maç olmayan akşam, akşam olmadığı gibi, zaferle bitiremediğimiz gece de gece değil artık!
Eğlence ve show dünyalarımıza gelince, onlar yeni yerlerini futbola göre ayarlayalı çok oldu. Artık onların yeri futbolun yanıbaşı. ‘Vole’siz bir ‘tele’, dalından koparılmış bir yaprak kadar anlamsız bugün. Öyle ya, bir galibiyet kutlaması değilse, eğlenmenin nasıl bir gerekçesi olabilir ki!
Velhasıl, futbol her şeyimiz olmasa bile pek çok şeyimiz artık: Bir çay molasında yaptığımız hoş sohbetlerimizin, bilgiçliğimizin, sevinçlerimizin, bazen yumuşak, bazen sert, bazen de kanlı biten tartışmalarımızın, taraflaşmalarımızın, birlikteliklerimizin, hem kamusal hem bireysel yanımızın, hem küçüğümüz hem büyüğümüzün, hem erkeğimiz hem kadınımızın, zaman algımızın, geçmiş övüncümüz gelecek tasarımlarımızın, ve illâ ki, dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan güzide medyamızın olmazsa olmaz bir parçası...
Futbol Bizim Gerçekten Neyimiz?
İşin güzel tarafı, üstlendiği bütün bu roller için bizden hatırı sayılır bir şey de istemez futbol.
Futbolla ilgili olmak için, fazla efor sarfetmemiz gerekmez. Sadece seyretmemiz, en fazla tribünde tezahürat yapmamız yeterlidir. Böyle olduğu halde, başarısına ortak olmamıza kızmaz, başarısını paraya tahvil edebilen futbolcularıyla özdeşlik kurmamıza incinmez, sıkıntılarımızı onun üzerinden atmamıza içerlemez futbol.
Başarısına ortak olmamıza kızmadığı gibi, başarısızlıkta da bizi suçlamaz. Her zaman görevini yapan biz, suçlu ise odur. Mükemmel olan bizizdir. Tekmeyle kazanılan başarılara ortak olmak da, başarısızlıkları tekmelemek de bizim hakkımızdır.
Hâsılı, futbol bizim gerçekte nasıl bir insan olduğumuzu dikkate almadan bizi yüceltir ve ulular. Gerçek hayatta başarısız bir insan olduğumuzu, uğraştığımız işte yetersiz kaldığımızı gizler, sözgelimi. Bir hastalık derecesindeki kolaycılığımıza perde çeker. Kazanamayan yanlarımıza vurgu yapmaz. Silik şahsiyetlerimizi belirginleştirmez. Samimiyetimizi sorgulamaz. Kendisi dışında ortak bir iletişim alanı kuramayacak kadar cahil ve paylaşımsız oluşumuzu hissettirmez. Amaçsızlığımızı yüzümüze vurmaz. Yüz’süzlüğümüzle alay etmez. Yüz’süz bir şekilde ona koşacak kadar düşmüş oluşumuzla dalga geçmez. Sorumluluktan kaçışımıza lâf etmez. Sorgulamaz. Sormaz...
Evet, futbol sormaz. Çünkü soramaz. Futbol bize bir şey soramaz. Zira, futbol herkesin gözünün onda olduğu, ama onun gözünün hiçbir şeyde olmadığı bir alandır. Futbol faaldir, kendi işiyle uğraşır. Ama bizi muhatap alma anlamında fail değildir. Bizi önemseyecek, ferdiyetimizi farkedecek duyargalardan yoksundur.
Bizi sadece bir yığın olarak davet eder, sonra da yığın olarak yolcular. Umutlarımızı, beklentilerimizi, anlık ihtiyaçlarımızı doldurur, boşaltır. Bizi bir yerden alır, sonra yine aynı yerde bırakır. Düzeltmez, onarmaz, davranışlarımıza kılavuz olmaz.
Bize ayna olmaz. Çarpıklıklarımızı mükemmel gösterir hep. Zamana oynar, süremizi bitirir. Hakikî aidiyet ihtiyacımızı taca atar. Varlığımıza anlam verme işini kısır ver-kaçların arasında eritir. En sonunda gerçek hayatın içine döndüğümüzde de, bizi ofsaytta bırakır.
Öyleyse, bu şartlar altında siz siz olun, bu şatafatının ve cilasının altında futbolun bize ne hileli taktikler yaptığının, ne kötü oyunlar oynadığının farkında olun. Ve illa seyredecekseniz, onun sadece bir spor, bir oyun olduğunu unutmayın. Gerçek bir aidiyet ve paylaşım arayan şahsiyetli bir insana yakışan işte budur.
Not: Bir yanlış anlamayı önlemek üzere, amatör takımlarda futbol oynamış biri olarak, futbol oynamayı olumsuz görmüyor olduğumu, bilakis bir takım sporu olarak çok faydalı bulduğumu belirtmek isterim.
