DÜNYANIN EN ŞAKÎ İKİ ADAMINDAN BİRİ, BAŞINA KILICI İNDİRİP DE SAKALLARINI KIZILA BOYADIĞINDA, “KAZANDIM” DEDİ HZ. ALİ, “KÂBE’NİN RABBİNE ANDOLSUN Kİ KAZANDIM!”
Son nefesini, hem de bir suikast sonucunda, veren bir kimsenin dudaklarından dökülen, şaşkınlık uyandıran sıradışı bir sözdü bu. Şakî adamı bile şaşırtan, kendisine bir yanlış, belki de hayatının yanlışını yaptığını düşündürten bir söz! Ama o dakikadan sonra, dünyanın en şakî iki adamından birinin, dünyanın en kâmil insanlarından birine yaptığı için artık geriye dönüş yoktu...
Aslında, Onun hayatının kendisine bir parça malûm olduğu kişiler için dahi, sıradan zihinleri şaşırtan ilk hareketi değildi bu. Tüm hayatı da ‘normal’ bir aklın kolay kolay kabul edemeyeceği, ‘rasyonel’ bulmayacağı örnek olaylarla doluydu zira.
Bunlardan birine daha Onun çocukluk döneminde tanık olunmuştu. Yaşadığı topluluk içinden çıkan Biri’nin (asm), kendisine vahiy gelmeye başlayıp da, yeni bir din tebliğiyle görevlendirildiği ilk günlerdi. O günlerden birinde, o Elçi’nin (asm) vahyi tebliğ etmede kendisine yardımcı olmalarını talep etmek maksadıyla önce yakın akrabalarını davet ettiği bir toplantıyı gösteriyordu saatler...
Toplantıda kendisine gelen vahiy ve bunun üzerine yüklediği sorumluluktan bahsetmekteydi. Kâinatın Yaratıcısı’nın bir olduğundan ve kendisini Peygamber olarak seçtiğinden. Onun dışında hiçbir şeyin, putların ya da maddî sebeblerin O’na şirk koşulamayacağından...
Ve sonra, toplantının en kritik anı gelip çatmıştı. Kendisini dinlemekte olan yakın akrabalarına bu sorumlulukta kendisine yardım edip edemeyeceklerini sorduğunda, akıl ve kalpler çok kritik, ama bir o kadar da zor bir kararla yüz yüze kalmıştı.
Karar, hakikaten zordu. Zira, vicdana kulak veren kalpler onun doğru söylediğini tasdik ediyordu belki. Ama nefse uyan akıl, hatırdan geçirilenleri işlemeye başladığında çok daha başka sonuçlar üretiyordu.
Bir kere, o dönemin hâkim düşüncesine ve yaşayış tarzına taban tabana zıttı işittikleri. Dahası, kendileri ve kendilerinden önce gelip geçen kaç kuşağın yaşadıkları vardı ortada. Mevcut bir sistem, yazılı ve sözlü anlaşmalar, kabuller, teamüller, kan bağları ve en önemlisi kaç nesildir süregelen artık alışkanlık haline gelmiş bir yaşayış tarzları vardı. Davet edilen şey ise, bütün bunların temelinde yatan anlam dünyasını, varlıklarını dayandıkları arzî kökleri sarsacak nitelikteydi. Bu şartlar altında, Onun (asm) dediklerini kabul etmek, bütün bunları, yani o zamana dek kaç nesildir yaşanılanları, daha da önemlisi bu davete muhatap olanların her birinin tüm yaşamları boyunca kendi yapıp-ettiklerini düpedüz reddetmesi demekti.
Kaldı ki, hadi bunu kendileri için kabul ettilerdi. Ya sonra? Ondan sonra, bir de bunu karşılarında cephe alacak, saldırganlaşması çok muhtemel bir topluluğa karşı savunmak zorunda kalışlarının sonuçları ne olacaktı?
Doğrusu, nefse takılı akıl bu soruları ve sorunları göğüslemenin hiç de kolay olmayacağını söylüyordu. İşittikleri, doğru sözler olsaydı bile, mevcut sisteme meydan okumanın sonu nereye kadar gidebilirdi ki? Örf ve âdetlerine bağlı kalabalık bir topluluğa karşı birkaç kişi ne yapabilirdi..?
Böylesine kritik bir karar anında, davete muhatap olanların aklına bu türden binbir mazeret sökün ediyor; bu ise nefislerin aşılmasına engel oluyordu. Nefisler aşılamayınca kalp de söz hakkı alamıyor; faydacı muhakemeler tüm şuuru kuşatıyordu. Böylesine yüksek bir görev için, aralarından birinin seçilmiş olması bile, anlaşılan nafileydi (Daha o zamandan anlaşılmıştı ki, eğer bu yeni din yükselecekse, bu kesinlikle salt kan bağı üzerinden olmayacaktı).
Nitekim, bu yüzden, toplantıda Onun (asm) doğru söylediğine inananlar var idiyse bile, akrabalık bağına rağmen Ona (asm) yardımcı olmaya yanaşan çıkmıyordu. Kendilerine gelen bu çağrı karşısında, o kritik karar sürecinde, besbelli ki nefisler ve yerleşik kabuller aşılamıyordu. Belki daha sonradan onlardan birçoğu bu davete icabet edecekti; ama bunun yeri en azından, akılların kendisine yeterli derece görünür delil bulamadığı o kritik karar anı değildi.
Toplantının genel havası bu iken, bir kare, davete muhatap olanların arasında tam tersi yönde tavır sergileyen birisine şahitlik etti. Böylesine hararetli bir ortamda, davete katılanlar içerisinde, güce itaatkâr bir gözün kapsama alanına asla girmeyecek biriydi o. İlk bakışta bu yeni dine kuvvet verecek, ona destek olacak en son kişiydi. Çünkü o bir çocuktu!
Ne var ki her nasılsa bir tek O oldu hakikat uğruna kendi nefsini aradan çıkartabilen. Ve daveti işiten yetişkinler öylece yerlerinde kalırken, sadece O, şaşkınlık ve hayranlık uyandıran bir ataklıkla ayağa kalkıp Elçi’nin (asm) yardım davetine sahip çıktı. Akılları hayrette bırakacak şekilde bir tek O, bu davete sahip çıkabildi...
Hz. Ali’nin daha çocuk yaşlarında gösterdiği bu cesaret, onun afâkî âlemin zahiri ölçülerini ne kadar hiçe sayabildiğini gösteriyordu. Bir çocuktu. Maddeten güçlü değildi belki. Ama mutlak kudret sahibi, her şeyin Ona muhtaç olduğu, Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı bir Yaratıcı’ya intisap etmiş, Ona bağlanmıştı. Ve Onun adına hareket eden birisi için, çocuk yaşta da olunsa, değil bir insan grubuna, tüm kâinata meydan okumak mümkündü.
