Tarih, sadece savaşların ve hükümdarların adıyla değil, düşüncenin sessiz yankılarıyla da yazılır. İşte o yankıların en berrak olanlarından biri, 9. yüzyılın ortalarında, bugünkü Kazakistan’ın Farab şehrinde doğdu: Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Farabi. Batı’nın “Alpharabius” dediği bu bilge, doğunun müzikle matematiği, felsefeyle fiziği, inançla aklı aynı masada buluşturan nadir insanlarından biri olacaktı.
Farabi’nin gençliği, Karahanlıların gölgesinde geçti. O dönemin siyasi rüzgârları sertti ama ilmin rüzgârı daha güçlüydü. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın İslam’ı kabul edişi, bu etkiyle daha da büyüdü. Bölgede ilmî ve kültürel hayatı bambaşka bir seviyeye taşıdı. Çünkü artık Türk-İslam sentezinin temelleri atılıyor, medreseler açılıyor, fikir tartışmaları serbestçe yapılıyordu.
Ama Farabi’nin hikâyesi, yalnızca kitap sayfalarında değil, seslerin titreşimlerinde de saklıydı. O, sadece bir filozof değil, aynı zamanda frekansların mühendisi, musikinin matematikçisi idi. Udun tellerinden çıkan sesin insanda hangi duyguyu uyandıracağını hesaplayabilecek kadar derin bir akla sahipti. Bugün “ses terapisi” dediğimiz şeyin kökleri, onun eserlerinde filizlenmiştir.
Bağdat’a gittiğinde, dönemin ilim başkentinde Aristoteles’in eserlerini satır satır inceledi, şerhler yazdı. Öyle ki, ona “Muallim-i Sani” yani “İkinci Öğretmen” unvanı verildi. İlki Aristoteles’ti. Fakat Farabi, yalnızca nakletmekle yetinmedi; sistemleştirdi, geliştirdi ve İslam düşüncesine uyarladı. Onun sayesinde mantık, felsefe ve bilim, Abbasi dünyasında sadece medrese dersleri değil, yaşam biçimi hâline geldi.
Etkiledikleri listesi, hem doğuda hem batıda uzayıp gider: İbn Sina, İbn Rüşd, Gazali; ve yüzyıllar sonrasında dahi Avrupa Rönesansı. Etkilendikleri ise başta Kur’an, Allah’ın Resulü ve sonrasında Kindî’den Aristoteles’e, Plotinus’tan Eflatun’a kadar uzanan büyük bir zincir. Devlet yönetimini Platondan esinlendi, İslamiyet’e uyarladı ve El-Medinetü’l-Fazıla eserini İslamiyet’in Türk liderleri devlet yönetiminde her zaman uyguladı.
939 yılında Şam’da hayata gözlerini yumduğunda, geriye sadece kitaplar değil, fikirlerinin yankısı kaldı. O yankı hâlâ sürüyor. Gözlerini yumdu mu yumduruldu mu orası meçhul ama, o yankının günümüzde yansımalarını görmekte bizim aklımız uyumakta diyebiliriz. Çünkü Farabi bize, insanın hem aklını hem ruhunu doyurmadıkça medeniyetin tam olmayacağını öğretti.
Bugün müziğin frekanslarını konuşurken, “440 Hz mi, 432 Hz mi?” tartışmalarını yaparken, aklımıza onun udun tellerinde aradığı o ilahi uyum gelmeli. Belki de Farabi’nin asıl mirası, insan ile kainat arasındaki görünmez titreşimi fark etmemizi sağlamasıdır.
Ve biz aslında, o titreşimin yankısında yürüyoruz.
...
Farabi’den bir hatıra ile yazımızı renklendirelim:
Orta Asya bozkırlarının rüzgârı, Saltuk Buğra Han otağındaki bayrakları dalgalandırıyordu. Karahanlıların hükümdarı, kalbini ve yurdunu aydınlatan İslam’ın nurunun huzurunu yaşıyordu.
İşte o günlerde, uzak diyarlardan bir bilge adı duyuldu: Ebu Nasr el-Farabi. “Müzik ile ruhu terbiye eden, aklı derinleştiren bilge” diye anılırdı. Farabi, sadece bir filozof değil, aynı zamanda “Müziğin Babası” olarak ün salmıştı.
Saltuk Buğra Han, Farabi’yi otağına davet etti. Günlerden bir gün, Farabi elinde udunu, yanında kitaplarıyla geldi.
Farabi: “Ey Han, sen kılıçla gönülleri fethediyorsun, ben ise tellerle. İzin ver sana gönül ve akıl arasındaki köprüyü göstereyim.” dedi.
Farabi udunu akort etti. Önce ağır, derin bir makam çaldı. Otağdaki herkesin gözlerinden yaşlar süzüldü. Sonra neşeli, coşkulu bir ezgiye geçti; askerler ayağa kalkıp kılıçlarını havada sallayarak zafer naraları attı. En sonunda huzur dolu bir makam çaldı; otağın içinde derin bir sessizlik hâkim oldu.
Saltuk Buğra Han hayranlıkla sordu: “Bu nasıl bir ilimdir ki, bir ses insanın gözyaşını da, sevincini de, huzurunu da çıkarır?”
Farabi tebessümle cevapladı: “Han’ım, bu Allah’ın insan ruhuna verdiği sırdır. Müzik, ruhun gıdasıdır. Eğer adaletle birleşirse, milletin kalbinde ebedi iz bırakır.”
O günden sonra Saltuk Buğra Han, ordularını sefere çıkmadan önce kopuz ve ud ezgileriyle toplatırdı. Farabi’nin dinlettiği makamlar, askerlerin hem ruhunu besler hem de birliğini güçlendirirdi.
Tarih, Saltuk Buğra Han gibi imanı ve bilgeliğiyle liderlik yapan ve Farabi gibi ilmi ve müziğiyle bilgelik yapan iki kahraman insanı unutmadı.
