Ülkemizde önemli sayıda bir dinleyici kitlesine sahip bir pop şarkıcı, bir derginin “Yılın İkonu” ödülünü alırken, onun ünlü bir oyuncu olan eşi, kendisine uzatılan mikrofona yaptığı konuşmayı, herkesi çok duygulandıran şu cümle ile bitirir: “Bizi bir araya getiren sonsuz olasılıklara teşekkür ediyorum.”
Evrene mesaj gönderirken ne istediğimizi net ifade etmemiz, onun mutlaka duyulacağından ve karşılık verileceğinden şüphe etmememiz gerektiğine değinen ciddi bir sitede yer alan bir yazının sonunda şu hatırlatmada bulunuyorlar: “İstediğiniz şey olduğunda, evrene teşekkür etmeyi unutmayın. Bunu atmosfere şükran dolu olumlu düşünceler göndererek yapabilirsiniz.”
Son 20 yılda “The Secret-Sır” ve onun gibi “sen istersen olur, evrene güven, ona inan, ondan iste” dayatması içeren onlarca, çok satan kitap yayınlandı. Ve buna “çekim yasası” gibi çekici bir isim bulundu. Oysa ne bu yasanın ne de her istediğini veren bir evrenin bilimde yeri yok.
Verdiğim bu örneklere daha yüzlercesini eklemem mümkün.
Dikkat edilmesi gereken konu ise bunların bilinçli yapıldığı ve ayrıca çok iyi hazırlanmış projeler olduğu.
Ülkemizi ve genç potansiyelimizi bizden daha iyi bilen, araştıran, analiz eden, internet ile, sosyal medya ile ve dizi platformları ile gençlerimizi kıskıvrak yakalayan daha böyle birçok proje uygulanmakta.
Üstelik bu projeleri hazırlayanların amacının “gençlerimizi inançsızlık ve cinsiyetsizlik batağına sürükleyip intihar aşamasına getirmek…” olduğu iddiaları hiç de yabana atılır gibi değil.
Bu projelerin başlangıç aşamasında işe, kültürümüzden ve inançlarımızdan gelen kavramların yerine, kendilerinin uygun gördüklerini koymakla başlıyorlar.
“Allah” (cc) dememek için ‘doğa’, ‘evren’, ’olasılıklar’ gibi yaratılmış varlıkları öne sürüyorlar. Oysa “iyi diyelim iyi olsun” demek, “olumlu düşünmek, hüsnüzanda bulunmak, ağzını hayra açmak, kötülüğü çağırmamak, kırk kere söylemek, adak adamak, dilemek, dua etmek” zaten bizim inancımızda ve geleneğimizde tavsiye edilen davranış ve düşünceler.
Araştırmalar, üniversite öğrencileri içinde, 21. yüzyılda hala bir yaratıcıya ve onun kitaplar ve peygamberler göndermiş olmasına ve üstelik melekleri olduğuna inanmayı “cahillik” olarak görenlerin sayısının her geçen gün arttığını gösteriyor.
Fakat gelin görün ki, insanın istediği şeyi “evrenin vermesine”, “doğanın kanun uygulamasına”, “olasılıkların oldurmasına” inanmak, çağdaş, entelektüel ve bilimsel olmaya bir engel teşkil etmiyor.
Bizde, “inançlı olmak” bazı sanat ve bilim çevrelerinde negatif bir algıya neden oluyor.
Bahsettiğimiz projeleri yönetenler, kendilerinin ürettiği sapıklığı, şiddeti, terörü, katliamı, çocuk tecavüzcülüğünü, Aliya İzzetbegviç’in “güzel ve asil olan her şeyin diğer adı” dediği İslam ile yan yana göstermeye çalışıyorlar. Ve algı yönetimi ile, içimizden bazı kesimlerden de destek ve alkış bulabiliyorlar.
...
Gezici Araştırma Merkezi, sonuçlarını 2020 yılının 6. ayında açıkladığı, Türkiye genelinde, 12 ilde, 15-20 yaş aralığındaki “Z Kuşağı”na yönelik yaptığı ankette, gençlerin (,5’i inançsız olduğunu söylemekte.
KONDA’nın 2022’de yayımlanmış 2021 verilerine göre ise Türkiye’de inançsız ve ateist kişilerin toplam nüfusa oranı %7’dir. Bu veri 2011’deki %2 oranıyla karşılaştırıldığında büyük bir artış olarak nitelendirilmektedir. (vikipedi)
Bugüne gelindiğinde, inançsız gençlerin (,5’lik oranı ve toplamdaki }aha da artmış olsa gerek. Deizm, ateizm ve agnostisizmdeki artış devam ediyor çünkü.
M. Selahattin Şimşek’in, “Bütün karanlıklar aynı siyahtan dokunmuştur.” şeklindeki tespitini hatırlayıp, bu kavramlara kısaca değinmek gerekirse; deistler, bir yaratıcı olduğuna inanıyor fakat onun dışındaki hiçbir dini kavrama inanmıyor.
Ateistler, bir yaratıcı olduğuna da inanmıyor.
Agnostikler, bir yaratıcının olduğu ya da olmadığı gibi bir konunun önemsizliğini ve bilinmezliğini savunuyorlar. Varlığının da yokluğunun da ispat edilemeyeceğini ileri sürüyorlar.
Yine gençlerle yapılan bir sokak röportajında özellikle inançsız gençlerin cevapları bir araya getirilmiş. Ateist ve agnostik olanlar deistlerden daha fazla.
Beni daha da üzen şu iki cevabı, affınıza sığınarak paylaşmak istiyorum: “Ben pek dinlere inanmıyorum. Ateistim. Hatta Agnostik Ateistim. Umurumda değil, dinler peygamberler…” “Müslüman değilim ben. İmam hatip lisesi mezunuyum fakat ateistim.”
Elbette bir genelleme yapmak doğru değil. Her ne kadar inançsızlığın, kötülüğün ve kötülerin reklamı çok yapılıyor, hep gündemde tutuluyor olsa da inançlı gençlerimiz çok şükür ki çoğunlukta ve içlerinde YouTube’da oyun videoları ile gençlerin ve çocukların sevgisini kazanan ve camilerde yüzlerce, binlerce çocukla yaptığı toplantılarla büyük ilgi toplayan Sertaç Abi gibi güzel örnekler de var. Bu örneklere Hayalhanem YouTube kanalı gibi diğer pek çok örneği ekleyebiliriz. Onların bu güzel çalışmalarının daha fazla desteklenmesi için de özen göstermeliyiz.
Fakat bunlara rağmen neredeyse her üç gençten birisinin deist, ateist ya da agnostik olduğunu, bu oranın artmakta olduğunu ve bu çocukların çoğunlukla bizim gibi inançlı ailelerin çocukları olduğu gerçeğini kabul etmek zorundayız.
Üç gençten ikisi ile teselli bulursak, ‘diğeri’ için dertlenmezsek, bu konuda çözümler üretemezsek, güzel örnek olamazsak, farklı bir dil geliştiremezsek “bizi teselli edecek bir oran” da kalmayabilir.
Necip Fazıl Kısakürek, “Geçilmez” isimli o muhteşem şiirinde “Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne?” sorularının cevabını bulamamış bir insanın, bu dünya sınavından “geçemeyeceğini” anlatıyor.
“Umurumda değil dinler peygamberler, ateistim, deistim, agnostiğim ben, varmış yokmuş umurumda değil” diyen bir gencin zamanla, ahlak, namus, yardımseverlik, evlenmek, çocuk sahibi olmak, anne ya da baba olmak ve cinsiyet kavramları da umurunda olmayacaktır…
Onu seven bir anne ve babasının olması, bir vatanı, bir bayrağı olması, sömürülmesi, uyutulması, uyuşturulması, tüketim çılgınlığı için kullanılması da umurunda olmayabilir. Bunların hiçbiri olmasa da “yeryüzünde hayatı yaşanabilir kılan hiçbir şeyin olmadığını düşünecek aşamaya gelmesi” de mümkün. İşte o aşama tam bir “dipsiz kuyu.”
…
Bildiğiniz gibi içinde bulunduğumuz 2025 yılı Aile yılı olarak ilan edilmişti. İnsanlığın son kalesi olan aile mefhumunu korumak ve güçlendirmek için çözümler üretmek ve gençleri evliliğe teşvik etmek için bazı projeler uygulamaya konuldu.
Bu anlamlı kararda son yıllarda boşanmaların artması, evlenmelerin ise azalması etkili oldu. Gençler arasında evlenmek, yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak gibi kavramlar da gittikçe önemini yitirmekte. Bu nedenle de nüfusumuz gittikçe yaşlanmakta…
Bundan daha vahimi ise gençlerin yaşlılara duyduğu saygınında her geçen gün azalıyor oluşu.
Beyin üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Sinan Canan, katıldığı bir sohbet programında beynimizin çalışma şekli ile ilgili çok ilginç bilgiler paylaşmıştı ve özellikle yaşlılık ile ilgili şu sözleri dikkatimi çekmişti:
“Yaşlılıkta, yeni bir şeyler öğrenebilme, hızlı işlem yapabilme kapasitesi zayıflarken, parça parça bilgileri birleştirip onlardan büyük anlamlar çıkarabilme ve doğruyu da yanlışı da daha net görebilme anlamındaki bilgelik artış gösteriyor.
Bizim kültürümüzde buna hikmet deniyor. Hikmet; doğru ile yanlışı birbirinden bilgece ayırabilmektir.
Dikkat ederseniz maçlarımızı hakemlere, sağlığımızı hekimlere, davalarımızı hâkimlere teslim ediyoruz. Bu üç kelime de hikmet kelimesinden türetilmiştir.
Bunların önüne gelen konuların nevi şahsına münhasır konular ve olaylar olması durumunda, bir kitapta yazmasa, geçmişte bir örneği olmasa da biz onlara karar verme yetkisi vermekteyiz.
O yüzden bu tür görevleri ifa edenlerin bilge olması gerekir. Bu bilgelik yaşanmışlıkla gelişiyor, sadece diploma ile olacak bir şey değil.
Beynin şöyle bir özelliği var: Siz yaşamı yüksek çözünürlükte yaşadıkça bilge bir yaşlılık geliyor.
Biz bugün dünyadaki gelişmiş(!) toplumlar başta olmak üzere, o yaşlıları bakım evlerine kapatıp her nesilde hayatı yeni baştan öğrenmek zorunda kalıyoruz.
Yaşlılarla beraber yaşayan toplumlar çok büyük avantajlar taşır.
“Yaşlılarınız olmasaydı musibetler üzerinize yağmur gibi yağardı.” uyarısını hatırlamak ve o bilgelikten istifade etmeyi unutmamak gerekiyor.” (Vapurda Çay Simit, TRT Haber)
Sinan Canan’ın bahsettiği uyarının tamamı şu ‘hadis’te yer alıyor:
“Eğer takva sahibi gençler, beli bükülmüş yaşlılar, süt emen çocuklar, yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.” (Taberânî, el-Evsat, 7/134)
Gençlerin sanal âlemde yaşaması için, yaşlıların sayılmaması, köpek sevmenin aşırı abartılarak çocuğun yerini alması için ve kadının kadın, erkeğin erkek, ekmeğin ekmek, etin et, balın bal olmaktan çıkması için gece-gündüz büyük bir azimle çalışanlar, sanki bir yerden şöyle bir talimat almışlar:
Ne yapın edin, “doğal hayatı, insanca yaşamayı ve aile denen o kurumu” yerle bir edin! Edin ki insanoğlunun üzerine felaketler sel gibi yağsın.
…
Diğer yandan günümüzün diline hâkim olamayan biz yetişkinlerin, klişe öğretim metotları ile gençlere anlatmayı da, onları anlamayı da başaramıyor oluşumuzla yüzleşmemiz gerekiyor.
Sadece dış mihrakları suçlamakla kalmamalı, dindar ailelerin, çocuklarını nasıl dinden ettikleri üzerine yapılan uzman yorumlarını da dikkate almalıyız.
Anlamak, anlatmak ve anlaşmak için acilen yeni bir dil geliştirmeliyiz.
Okullarımız, ailelerimiz, kamu kuruluşlarımız, sivil toplum örgütlerimiz ve diyanet mensuplarımızdan oluşan dev kadrolar bu konuya mutlaka ve en kısa zamanda çözümler üretmeli. Bu konuya el atmışsa da bu eli, daha verimli hale getirmeli, daha çok, daha hızlı çalışmalı.
Gençlerimizin aleyhine çok başarılı “projeler” üretenlerin karşısına çok daha iyileri ile çıkmalıyız. Diğer yandan inançsızlar, olumlu ne varsa basitleştirmeyi, kötülemeyi, karalamayı ve kirletmeyi iyi beceriyorlar. Bu nedenle iyi insanlar, dindar insanlar birbirlerine her alanda yardım etmeli, destek olmalı ve yapılan güzel ve olumlu işler alkışlanmalı ve takdir edilmeli.
Aramızdaki kardeşlik fikri ve bizi birbirimize bağlayan, “Rabbimizin, dinimizin, peygamberimizin, kitabımızın, inançlarımızın.. bir olması”yla Allah’ın bağladığı manevi bağlar esas alınıp canlı tutmalıyız. İçimizdeki düşmanlıkları, yıkıcı eleştirileri bitirmeliyiz. Ayrılık noktalarını değil ortak noktalar nazara alıp güçlendirilmeliyiz.
Özellikle mümin, dindar ve vatanını milletini seven insanlarımızın bir hatası sebebiyle bütün iyi hasletlerini ve iyiliklerini kötülememeliyiz. Dünyevi ve uhrevi her konuda, çalışanları, gayret edenleri teşvik etmeli, mümkün olduğunca desteklemeliyiz.
Bu cümlelerde geçen konulardan herbirimizin sorumlu olduğumuzu ve hesaba da çekileceğimizi unutmamalıyız.
En önemlisi de gençlerimizin dindar olmaya özenmeleri için, inançlı insanları birbirleriyle kavga eden değil, birbirini Allah için seven ve destek olan insanlar olarak görmelerinin etkili olacağını unutmayalım.
Uçaklarda “tehlike anında önce kendi oksijen maskenizi takın” uyarısı yapılıyor. Sonrasında çocuklarınızın maskesini takabilmeniz için bu uyarı çok önemli. “Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne?” sorusunun cevabı da bizim oksijen maskemiz aslında.
Çocuklarımıza, gençlerimize bir faydamız olması için, önce bizim bu cevabı içselleştirmeye, inandığımız gibi yaşamaya, yaşantımız ile örnek olmaya, kısaca ihlaslı/samimi bir Müslüman olmaya ihtiyacımız var.
