TR EN

Dil Seçin

Ara

Yansımalar

Bir insan, kendi ruhu özgür değilse, bütün dünyanın bağımsız olmasından ne fayda sağlayabilir?”

Metafizik çağrışımlar yüklü büyük filmlerin yönetmeni Andrei Tarkovski’den müthiş bir soru.

 

***

 

Garip değil mi?

İngilizce olarak hazırlanan sitelerden birinde, özellikle sonuncusu çok garip olan bir dizi soru mevcut. İşte sorular:

Bir rahibe baştan ayağa örtündüğünde kendisini Allah yoluna adamış biri diye saygı görür. Tesettürlü bir Müslüman hanımı gördüklerinde ise, aynı insanlar onun ‘baskı altında olduğu’nu düşünürler. Garip değil mi?

Bir Batılı kadın dışarıda çalışmak yerine evi tercih ettiğinde, çocukları ve evi için kendinden fedakârlık eden biri olarak saygı görür. Ama aynısını bir Müslüman yaptığında, böyle yapmakla ‘özgürlüğünü kısıtladığı’ düşünülür. Garip değil mi?

Bir çocuk herhangi bir konuda ciddi bir yoğunlaşma gösterdiğinde, “Bu çocukta iyi bir potansiyel var.” denilir. İslâmî konularda bilgi edinmeye çok meraklı bir çocuğa ise, ‘problemli’ nazarıyla bakılır. Garip değil mi?

Bir Yahudi sakal bıraktığında, inancının gereği olarak böyle yaptığı düşünülür. Aynısını yapan bir Müslüman ise, ‘fanatik’, ‘aşırı uç’, ‘yobaz’ muamelesi görür. Garip değil mi?

Bir Hıristiyan (meselâ bir IRA militanı) birini öldürürse, işlediği cinayeti ile mensup olduğu din arasında bir ilinti kurulmaz. Ama bir Müslüman bir suç işlediğinde, o adamdan önce dini sanık sandalyesine oturtulur. Garip, değil mi?

Ve bütün bunlara rağmen, İslâmiyet yeryüzünde en hızlı yayılan dindir. Garip değil mi?

 

***

 

Kaybetmeyi göze almayan, kazanamaz.

 

***

 

Lütfen biraz tahkik!

İnternetle bir derece meşgul olan okuyucularımızın büyük kısmı, günün birinde posta kutularında Kedi Gözü nebulasının fotoğrafı bulunan bir e-mail bulmuşlardır herhalde. Özellikle dindar insanlar arasında, Türkçe yahut İngilizce, nicedir dolaşımda olan; hatta değişik kanallardan defalarca posta kutularımıza gelen bir e-maildir bu. Uzayın ürpertici boşluğunda Kedi Gözü nebulasının sergilediği görünüm, insanı haşyete ve hayrete sevkeder gerçekten.

Ve, ilgili e-mail’i elbette imana hizmet kasdıyla birbirine gönderen binlerce, belki yüz binlerce insanın bu fotoğrafı gördüklerinde Rahman sûresinin “Gök yarılıp bir gül gibi kızardığında” âyetini hatırlamaları da pekâlâ anlaşılabilir. Hatta, anlaşılabilir olmaktan öte, takdir de görmesi gerekir muhtemelen. Zira, her ne kadar bize naif de gelebilse, Kur’ân ile kâinatı beraberce okuma yönünde bir çabanın işaretidir bu.

Buraya kadar pek mesele yoktur açıkçası. Ama, ilgili maillerde, ilave bazı açıklamalar da görür; hayretle birlikte, hüzne kapılırsınız. Zira, bu kez, haberciliğin o meşhur formülü 5N1K’nın da, Kur’ân’ın maalesef daha az meşhur “fetebeyyenû/araştırın” emrinin de ihmal edildiği bir malumat dizisi çıkar karşınıza: Teleskopla bu fotoğrafı edindiklerinde NASA’daki bilim adamları şaşırıp kalmışlar, bir türlü çözememişler işi. Sonra, İslâm alimlerine gitmişler; bu nedir, biz çözemedik diye. İslâm alimleri de Rahman sûresini açıp 37-38. âyetleri göstermişler, “İşte bu, budur.” diye. Adamlar o zaman çözebilmişler meseleyi.

İşte bütün bu ‘bilgi’ler, hem de okumuş etmiş kardeşlerimiz tarafından internet üzerinden dolaştırılıp duruyor. Ne ki, sorulmuyor: Hangi NASA yetkilisi bu fotoğrafa yorum getirememiş? Yorum getiremedikleri için İslâm alimlerine gitmeye nasıl ve niye karar vermişler? Kim karar vermiş? Ne zaman karar vermiş? Hangi İslâm âlimine gitmişler? Hangi İslâm alimi bu fotoğrafı o âyetle irtibatlandırmış? Delili nedir bütün bunların?

Halbuki, NASA’nın gerçekten mü’minler için tefekkür tabloları yüklü sitesine baktığımızda, ilgili fotoğrafı da görüyoruz, hakkında bir dizi bilgiyi de. Meselâ, hangi teleskopla bu fotoğrafın elde edildiğini, hangi ilim adamlarının bu gözlem ile meşgul olduğunu, fotoğraftaki nebulanın ‘üç bin ışık yılı uzaktaki ölen bir yıldız olarak Kedi Gözü nebulasının ölüm anında yaydığı ışınların bu görüntüyü meydana getirdiği’ gibi bilgileri... Ama ne Rahmân sûresinden bir bahis görüyoruz, ne de bizim tahkiksiz kabule yatkın olduğumuz ‘açıklama’lardan. Buna karşılık, İslâm-karşıtı bazı sitelerde, geçmişte ve bugün ehl-i dinin tahkik edip araştırmadan inanıverdiği böylesi şeylerin hakkımızda alay vesilesi kılındığını görüyoruz.

Ki, sırf bu yüzden, bazı İngilizce İslâmî sitelerde ‘hoaxes’ diye bir bölüm ayrılmış durumda. Bu bölümde, aslı esası olmayan, ama kolayca inanıverdiğimiz böylesi söylentilerin ipliği pazara çıkartılıyor. Tâ ki, mü’minler lehlerine gözükse bile asılsız haberlere kapılmasınlar. Tâ ki, dinin aslıyla ilgisi olmayan bir yanlış söylentiyi bahane edip İslâm’ın binlerce hakikatine ilişme fırsatı bulmasın birileri.

Madem öyle, lütfen dikkat, lütfen tahkik, lütfen inceleyip araştırma; ve lütfen, hoşumuza da gitse asılsız habere uzak duruş!

 

***

 

Geçmişi bir kitap gibi kullanın; eviniz gibi değil.”

Mental Tonic (Zihin Açıcı) kitabının yazarı Richard Wilkins, ‘mazide kalmak’ ve ‘maziden ders alarak yaşamak’ arasındaki farkı nefis bir biçimde özetliyor.

 

***

 

Nefret edilen kelimeler

O gece amcası ve yengesiyle konuştu.

Amca, Anna ile evlenmek istiyoruz.

Vay, vay, vay!

Anne söze karıştı:

Ama nasıl olur? Senin paran yok ki.

Genç sapsarı kesildi. Bu kelimelerden nefret ediyordu.”

Bu cümleler D. H. Lawrence’ın Gökkuşağı romanında geçiyor, ama şu diyarda her sene yüz binlerce genç bu durumun gerçeğini yaşıyor...

 

***

 

Hizmette sinir yoktur.

 

***

 

Kudret cömerttir, gerçekler karşısında boyun eğer, âdildir ve sakindir. Zaaftan doğan tutkular ise merhametsiz olur.”

Honore de Balzac’ın en ünlü eseri Vadideki Zambak’tan, veciz bir ‘duygu analizi’.

 

***

 

İşler neden yolunda gitmiyor ?

Nehludov, ‘Biz de aynı şeyi yapıyoruz.’ diye düşündü. Kendi hayatımızın efendisi olduğumuz, hayatın bize bir zevk ve eğlence için verildiği gibi saçma kanılara kapılıyoruz. Ama bunun saçma olduğu açık. Bu dünyaya gönderildikse, bunun birinin iradesiyle ve bir maksada binaen olduğu muhakkak. Ama biz kendi zevkimiz için yaşadığımıza inanmışız bir kere; bunun sonucunda, efendisinin emirlerini yerine getirmeyen ırgat gibi, bizim işlerimiz de yolunda gitmiyor.”

İşlerin yolunda gitmesini arzu edenler, Tolstoy’un Diriliş’indeki bu cümleler üzerinde düşünseler nasıl olur acaba?

 

***

 

Kaz kafalı’ mı olsak?

Âlemlere rahmet olan sevgili Peygamber (asm), “Konuşmam zikir, susmam fikir, nazarım ibret nazarıdır.” demiştir ashabına. Onun da öğrettiği şekilde kâinata ‘ibret nazarıyla’ bakmaya çalışan bir mü’min ‘kazlar’a bakıp bir dizi ‘ibret’ çıkarmış. Bunlar öylesi ibretler ki, insanın “Kaz kafalı olabilsek!” diyesi geliyor.

Kazların yaptığı: İzleyenler bilir; göç eden kazlar, V şeklinde bir görüntü çizerek uçarlar. Bu dizilişte uçmaları sayesinde, uçan her kuş, kanat çırptığında arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akımına vesile olur. V şeklinde bir dizilişle uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlarındaki hava akımını kullanarak, uçuş menzillerini yüzde 71 oranında uzatırlar. Yani, tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlarlar.

Kaz kafalı olmayanlara ders: Belli bir hedefi olan ve buraya ulaşmak için bir araya gelen insanlar, oraya daha kolay ve çabuk erişirler. Çünkü, birbirlerinin çekimini kullanırlar.

Kazların yaptığı: Bir kaz, V grubundan çıkıp bir derece öne geçtiği anda uçmakta güçlük çeker, çünkü uçmasını kolaylaştıran hava akımının dışında kalmış olur. Bunun sonucu olarak, hemen V dizilişine geri döner ve ‘V’nin gücünü kullanır.

Kaz kafalı olmayanlara ders: Kafamız kaz kadar olsun çalışıyorsa, bizimle aynı yöne gidenlerle bilgi alışverişini sürekli kılmalıyız.

Kazların yaptığı: Başta giden V lideri, yorulduğunda en arkaya geçer ve hemen arkasındaki lider konumuna geçmiş olur. Bu değişikliği sürekli yaparlar.

Kaz kafalı olmayanlara ders: Liderliği paylaşmak ve zor görevi dönüşümlü olarak yapmak, beraber yapılan işe ivme kazandırır.

Kazların yaptığı: Gerideki kuşlar daha hızlı gitmek üzere bağırarak öndekileri uyarırlar.

Kaz kafalı olmayanlara ders: Takım ruhu.

Kazların yaptığı: V dizisindeki bir kuş hastalanırsa veya bir avcı tarafından vurulur da uçamayacak hale gelirse, düşen kuşa yardım etmek üzere iki kaz diziden ayrılır ve korumak üzere o kazın yanına giderler. Tekrar uçabilene kadar—veyahut, ölümüne kadar—onunla beraber kalırlar. Sonra gider, bir V dizisine katılır, kendi gruplarına ulaşıncaya kadar beraber uçarlar.

Kaz kafalı olmayanlara ders: İşler sarpa sardığında birbirine kenetlenip yardımlaşmak gerekir.

 

***

 

Ya ümitsizsiniz, ya da ümit sizsiniz.

 

***

 

ÜÇ TÜR İNSAN

Üç tür insan vardır: Allah’ı bulanlar ve O’na hizmet edenler; O’nu aramakla meşgul olup henüz bulamayanlar; O’nu ne arayan, ne bulan, zaten arayıp bulma çabası da olmadan yaşayanlar.

İlk gruba girenler akıllı ve mutlu, sonuncu grubun insanları aptal ve mutsuz, ortadakiler ise mutsuz ve akıllıdırlar.”

— ‘Arife tarif gerekmez.’ derler ama, Blaise Pascal’ın üç insan tarifi ariflere de lâzım olacak cinsten.

 

***

 

Büyüklenme, küçülürsün.

 

***

 

İskender sızlanarak yere yatıp ölünce, bir filozof, mezarının başına geldi de dedi ki:

A padişahım! Sen bir hayli seferler ettin. Fakat bu seferki seferin hiçbirine benzemiyor!”

Büyük şair-mutasavvıf Feridüddin Attar, İlahinâme’de, ‘asıl sefer’e çekiyor dikkatlerimizi.

 

***

 

Bir başka açıdan, melekût savaşları

Dergimizin Şubat-2001 sayısını okuyanlar bilir. Bu sayımızın kapak konusu “Melekût Savaşları” idi; ve bu yazıda, maddenin maddeyle açıklamasının insan ruhunu tatmin etmediği, her ruhun eşyanın şu görünen ‘mülk’ yüzünün ardında bir ‘melekût’ boyutunu aradığı irdeleniyor; ve işte bu arayış başladığında ise, ‘gerçek melekût’a karşı ‘sahte melekût’larla yüz yüze geldiğine, bir de bunlarla cedelleşmek zorunda kaldığına dikkat çekiliyordu.

ABD’nin ve dünyanın en eski ve en ünlü kamuoyu araştırma kurumlarından Gallup’un 2000 yılı sonunda yaptırdığı bir anket, bu ‘sahte melekût’lara dair ilginç notlar taşıyor. “Akılların gözlere indirgendiği” ve kişilerin “görülmeyen ve deneysel olarak gözlemlenmeyen şeye inanmam” dediği pozitivist bakış açısına olan güvenin kaybolmasıyla birlikte, insanların ne tür ‘sahte melekût’lara düşebildiğinin bir örneğini sergiliyor Gallup araştırması. Buna göre, Amerikan halkının yüzde 20’si cadılar ve hayaletlerin gerçekten var olduğuna inanıyormuş. Yine, Amerikan halkının üçte bire yakın bir kısmı Cadılar Bayramını ciddiye alıyormuş.

Bu durum neyin göstergesi sizce? Bize kalırsa, pozitivizmin ve maddeciliğin zihinlerdeki hükümranlığının geriliyor olduğunun; ama bu hükümranlıktan kurtulmakla imtihanın bitmediğinin! Eşyanın görünen yüzünü aşarken, görünmeyen melekût yüzünün doğru tarifine ulaşmak için, vahiy ve peygamber gibi kılavuzlar gerekiyor demek ki. Yoksa, şeytan insanı orada da sobeleyebiliyor.