“Allah, bir kapıyı açmadan bir kapıyı kapamaz.”
— Atasözü olarak duyduğumuz bir sözün, Hâfız-ı Şirâzî’nin dilinden ifadesi. Hâfız, “Allah bizim için bir kapıyı kapıyorsa, bunu, bizim için açmış olduğu bir diğer kapıyı aramamız için yapıyor.” mu demek istiyor acaba?
***
Garip değil mi? - II
Geçen sayımızda bir İngilizce internet şiltesinden aldığımız, “Garip değil mi?” başlıklı bir yazı vardı. Şimdi de, yine ‘internet menşe’li, aynı başlığı hak eden başka bir sorgulamayı sunuyoruz sizlere:
Camiye bağışlamamız gerektiğinde on lira gözümüze ne kadar büyük gözüküyor. Alışverişe giderken aynı on lira ne kadar da küçük geliyor gözümüze. Garip değil mi?
Allah yolunda bir saat çalışmak ne kadar uzun bir vakit olarak gözüküyor gözümüze. Nintendo, golf, balık tutma veya futbol için harcamaya kalktığımızda aynı vakit nasıl da kısa geliyor bize. Garip değil mi?
Bir cüz Kur’ân okumak için ne kadar emek sarfediyoruz. Çok satan bir romanın iki yüz sayfasını okumak ise, bizim için ne kadar kolay. Garip değil mi?
Kur’ân’ın dediklerini sıkı sıkıya sorgularken, gazetelerin yazdığına nasıl da hemencecik inanıyoruz. Garip değil mi?
Namaz kılarken okuyacağımız âyetleri şaşırabiliyoruz da, bir arkadaşımızla konuşurken bülbül gibi şakıyoruz. Garip değil mi?
İslâmî bir faaliyete vakit ayarlamak ne kadar zor oluyor. Başka bir sosyal etkinliğe vakit bulmamız ise ne kadar da kolay oluyor. Garip değil mi?
Bir-iki Kur’ân âyetini ezberlemek için nasıl da uzun bir zaman ve çaba gerekiyor. Bir şarkı ezberlemeyi ise az zamanda nasıl kolay başarıyoruz. Garip değil mi?
***
İstediğini söyleyen, istemediğini işitir.
***
Sakın gaza gelmeyin!
Yeni Şafak yazarlarından Mustafa Özel, gazetenin 9 Eylül tarihli yazısında ilginç bir olayı aktarıyor ve “Sakın gaza gelmeyin!” uyarısı yapıyordu. Dikkatle okuyun bakalım, ‘gaza gelmeme’ye yatkın durumda mısınız?
“Greater Idaho Falls Bilim Fuarında, bir lise talebesi yüksek bir masanın üzerine çıkarak hazırladığı projeyi anlatıyordu: Dihidrojen monoksit maddesi acilen yasaklanmalı; bu mümkün değilse, çok sıkı biçimde kontrol altında tutulmalıydı! Maddenin zararlarını duvara astığı afişte şöyle sıralıyordu:
1. Yoğun terlemelere ve kusmaya yol açabilir.
2. Tabiata büyük zarar veren asit yağmurlarının ana unsurudur.
3. Gaz hâline gelmiş hâli çok ciddi yanıklara sebep olabilir.
4. Kazara solunarak ciğerlere dolması ölüme davetiye çıkarır.
5. Erozyona yol açar.
6. Otomobil frenlerinin etkinliğini azaltır.
7. Ölümcül kanser tümörlerinin hepsinde görülmüştür.
Bir saat içinde, standı gezen 50 kişiden 43’ü yasaklama isteğini şiddetle destekleyip imza verdiler; altı kişi kararsız kaldı ve sadece bir tanesi dihidrojen monoksit (iki hidrojen bir oksijen!) maddesinin hayatın can damarı ‘SU’ olduğunu söyledi.
***
“Allahım! geçen gün yaptığın gün batımını görene kadar turuncunun mora bu kadar çok yakışacağını tahmin edemezdim. Doğrusu o gün muhteşemdi!”
— “Çocuklardan Tanrıya Mektup” muhtevalı kitaplardan birinden, büyük ruhlu bir küçüğün cümleleri.
***
Fabrikalar kurduk ama!
Yüz yıl, hatta ondan da uzun bir süre Avrupa yalnız okuyup inceledi ve fabrikalar kurdu!
Bir insanı öldürmenin kaç gram baruta baktığını biliyor, ama Allah’a nasıl ibadet edeceklerinden haberleri yok. Şöyle bir saat olsun nasıl memnun yaşanabileceğini kestiremiyorlar. Bir öğrenci meyhanesine gir, bak şöyle! İstersen, varlıklı kişilerin gittiği bir eğlence yerine bir göz at! Hayır gelecek gibi değil.
— Hermann Hesse, 1919’da yazdığı ilk romanı Demian’da böyle yazıyordu. Ne ki, 2001’de bu cümleleri okurken de, ‘Ben bu filmi hâlâ görüyorum.’ hissine kapılıyor insan.
***
Yanlış hesap, fıtrattan döner.
***
Bir reklamcının itirafları
“Adım Octave ve APC’den giyiniyorum. Reklamcıyım: Evet, kâinatı kirletiyorum. Ben size en pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... PhotoShop’ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk. Kılı kırk yararak üretilmiş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyamda itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda, ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Ben üç model önde gidiyorum ve her zaman sizi hüsrana uğratmanın bir yolunu bulurum. Glamour (=cazibe); attığınız her adımda sizden biraz daha uzaklaşan o masal ülkesinin adıdır. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Her zaman bir öncekini eskitecek yeni bir yenilik bulunuyor.
Salyalarınızı akıtmak: Benim kutsal görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez, çünkü mutlu insanlar tüketmezler.
Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna ‘alışveriş sonrası düş kırıklığı’ deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar türetmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor: İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise sizsiniz.”
— Reklamcı Frederic Beigbeder’in Türkiye’deki adı her an değişmekte olan kitabından. Adı her an değişmekte; çünkü kitabın orijinal adı fiyatıyla aynı: 99Fr.
***
“İnsanlara köleliği sevdirmek: Günümüzün totaliter devletlerinde propaganda bakanlarına, gazetelerin yayın yönetmenlerine ve öğretmenlere verilen görev budur işte!”
— Aldous Huxley’in en ünlü romanı Cesur Yeni Dünya’nın (1946) önsözünde dile getirdiği bu düşünce, elli yıl aradan sonra dahi ne kadar âşinâ geliyor bize!
***
Hayatım Roman
İki tane topu, düşmeden havada döndüren şovmeni dakikalarca alkışlıyordu insanlar. Ama gökyüzüne bakıp da milyarlarca yıldızın boşlukta hiç düşmeden, çarpışmadan uçması dikkatlerini çekmiyordu nedense. Bütün zamanların bu en büyük ve daimi şovunu hazırlayan Zât-ı Zülcelâl’i hayret ve hayranlıkla alkışlamak: Bunu akıl eden pek yoktu maalesef.
***
Hiç hayır diyememekte hayır yoktur.
***
Bir Fransız yazardan âyetli cevap
Önce Salman Rüşdi, ardından Teslime Nesrin ve onları taklit eden Batıdaki daha başka romancıların İslâm’a, Kur’âna ve sevgili Peygamberimize saldırmaları, haysiyetli bir romancıyı çileden çıkardı.
Müslümanların inanç ve değerlerine yöneltilen bu tür saldırganlık, iftira ve çirkin karalamaları hazmedemeyen ve bunları yazarlık onuruna yakıştıramayan Stephane Zagdanski, Fransız haftalık Le Nouvel Observateur dergisine son derece veciz bir beyanatta bulundu.
Son romanı Noire est la beaute (Siyah Güzelliktir) başlığını taşıyan Zagdanski, bu kısa değerlendirmesinde edepsizce yazan çizen, kalemini kötüye kullanan ve özellikle de İslâm’a saldırmaya yeltenen yazarları şöyle uyarıyor:
“Ben Kur’ân’ı iki kere okudum. Muazzam bir şiiriyete ve olacakları önceden haber verme gücüne sahip muhteşem bir kitap. Benim en sevdiğim sûre 86 numaralı Târık (Gece Yıldızı) sûresidir: Gece yıldızının ne olduğunu sana kim bildirecek? Karanlıkları delici ışıklar saçan bir yıldızdır o. Her insanın kendisini gözetleyen bir muhafızı vardır... Onlar tuzaklarını kuruyorlar, ben de benimkileri kuracağım. Mühlet ver sen o kâfirlere; rahat bırak bir süre onları!
Bu âyetlerden ben şunu anlıyorum: Bir yazar; cani, serseri, alçak veya aşağılık bir budala olmak dahil her türlü hakka sahiptir. Bütün bunlar, kanun alanına değil, aksine o fokur fokur kaynayan söz sahasına girer. Ne var ki kaleme alınmış her aptallık, hesaplanmış her tahrik, iyice ölçülüp tartılmamış her yalan, kısacası kurulan her bir ‘tuzak’ ile, sonunda, insana döner, bizzat kendi yazısına küfreder ve o gece yıldızının delici ışıkları altında biraz daha fazla tuz buz olan da kendi yazdıkları olur. Gerçek kıyamet günü de budur zaten; kendisi ile kendisi, yani ‘insan’ ile ‘muhafızı’ arasındaki bir hesaplaşmadır bu. ‘Rahat’lık sadece ‘bir süre’ devam eder, fakat ebediyete emanet edilen eserler ve yazılar hiçbir yanlış adımı affetmezler.”
***
“Hiç kimse sizin izniniz olmadan, size kendinizi değersiz hissettiremez.”
— Eleanor Roosevelt, ‘izzet-i nefis’ üzerine çekiyor dikkatleri.
***
Hayatım Roman
Amerikan Başkonsolosluğu önündeki uzun kuyrukta, içeri girdiğinde vize memuruna ne diyeceğini düşünen yahut birbirine taktik öğreten insanlara baktı öylece. “Herkes, hepimiz sırf bir Amerikan vizesi için nasıl da ince ince düşünüyoruz.” diye düşündü. “Ahiret vizesi için Münker-Nekir’e ne diyeceğimizi hiç düşünüyor muyuz peki?”
***
Ya çare sizsiniz, ya da çaresizsiniz!
***
Savaşa hayır!
Aslında her çağın zalimlerinin meyyal olduğu, ama ancak bugünün savaş aletlerinin tam anlamıyla uygulanmasını mümkün kıldığı bir büyük zulmün adıdır ‘topyekûn savaş.’ Köroğlu’nun “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” demesi boşuna değildir; yeni çağın silahları eşliğinde, savaşların neredeyse tamamı ‘topyekûn savaş’a dönüşmüştür artık.
Yakınlarda UNlCEF’in yayınladığı bir rapor, ‘topyekûn savaş’ adlı bu çirkin olgunun çirkin yüzünü bir kez daha açığa çıkartıyor. Rapora göre, savaşlardan en ziyade, doğrudan savaşa katılmayan iki grup, çocuklar ve kadınlar etkileniyor. Nitekim, savaşlarda ölenlerin yüzde 80’ini onlar oluşturuyor. Sadece geçtiğimiz on yıl içinde savaşlar yüzünden 2 milyon çocuk katledilmiş, 6 milyon çocuk yaralanmış veya ciddi biçimde sakat kalmış, 12 milyon çocuk ise evinden, ailesinden olmuş durumda.
Bu rakamların eşliğinde “Her türlü dizginden boşanmış savaş gerçekliğinde küçük bir çocuğun başına neler gelebileceğini ancak düş gücümüzü harekete geçirerek kestirebiliriz.”
Ne dersiniz? Bu rakamlardan sonra, bugünün dünyasında “Savaşa evet!” diyenlerden olmaya vicdanı elverir mi insanın?
