Bir zamanlar kâinat bugünkünden çok daha küçüktü. “Genişleyen kâinat” modeli, hayalimizdeki kâinatı da çok hızlı bir şekilde büyüttü ve birkaç yüzyıl gibi kısa bir zaman içinde, hayâl-ötesi mertebelere ulaştırdı.
Yüzyıllar boyunca insanlar Dünya’yı kâinatın merkezi sanmışlardı. Güneş ve Ay onun etrafında dönüyordu. Bunların etrafında da, bütün âlemimizi çevreleyen yıldızlardan bir zarf vardı. Hepsi o kadar. Dünya, Ay, Güneş ve birkaç bin tane yıldız. Basit, küçük, o nispette de anlaşılır bir evrendi bu.
On altıncı yüzyıldan sonra manzara değişmeye başladı. Bu da zamanına göre çok büyük, ama gerçek manzara itibarıyla küçük bir değişiklikti. Bu modelde Güneş yerinde duruyor, Dünya onun çevresinde dönüyordu. Kâinatın geri kalan kısmı, yine Güneş Sistemi’ni çevreleyen bir yıldız zarfından ibaretti. Fakat bu kadarı bile Batı dünyasının kolay sindirebileceği bir lokma değildi.
Kopernik’in Güneş’i sabit, Dünya’yı onun etrafında döner halde gösteren kitabını basan yayıncı, Kilisenin hışmına uğrama korkusuyla, kitabın başına imzasız bir önsöz eklemiş ve kitapta yer alan bu iddiaların sadece hesapları kolaylaştırma amacına yönelik bir hipotez olduğunu, yoksa gerçekten Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü anlamına gelmeyeceğini yazmıştı. Kopernik’in o sıralarda geçirdiği kalb krizinin bu önsöze bağlı olduğu söylenir. Bundan sonra da hiçbir zaman tam anlamıyla iyileşemedi. Ve, kitabını basılmış halde gördükten birkaç saat sonra öldü.
Kopernik’ten bir asır sonra Galile Güneş lekelerinin hareket ettiğini fark etti ve bundan, Güneş’in kendi etrafında döndüğü sonucunu çıkardı. Fakat vahim bir hata işlemiş ve Aristo’nun bu konuda ne söylediğini dikkate almamıştı. Bu yüzden, ilgililerden “Ya teleskopun sakat, ya da gözlerin” cevabını aldı ve susmak zorunda kaldı.
O sıralarda, engizisyonun bulunmadığı İngiltere’de de Aristo mutlak egemenlik sahibiydi. Herhangi bir öğrenci Aristo’dan farklı söz söylediğinde cezaya çarptırılır, eğer bu fark çok açık ve kesin ise, okuldan atılırdı.
O zamanlar Avrupa’nın gözde bilimi astroloji idi. Bu “bilim” dalı, aralarında ünlü bilim adamlarının da bulunduğu pek çok kimsenin ekmek kapısını teşkil ediyordu. Kepler bile hayatını astroloji ile ilgili yazdıklarından ve kehanetlerinden kazanıyor, diğer bilimsel çalışmalarını bu sayede yürütüyordu. Astroloji ise fiziksel olarak insanı kâinatın merkezinde kabul ediyordu. Bu bakımdan, Dünya’yı evrenin tam ortasında göstermeyen herhangi bir teori, astrolojiyi temelinden sarstığı gibi, pek çok kişiyi de ekmeğinden etme istidadı gösteriyordu.
Avrupa bu kafayla yirminci yüzyıla vardığında, kâinat hâlâ Samanyolu’ndan ibaret zannediliyordu. Sonraları Samanyolu gibi başka galaksilerin de var olduğu fikrine yavaş yavaş alışmaya başladı dünya. Yüzyılın başlarında Einstein’ın izafiyet teorileri insanlığı çok değişik bir bakış açısıyla tanıştırdı. Ama buna alışmak da kolay değildi. Ünlü fizikçi genel izafiyet teorisini geliştirdiği zaman, o günkü Nazi Almanyası bunu “Yahudilerin son oyunu” olarak niteliyordu. Aynı teoriye Fransızlar da karşı çıkıyordu; çünkü onlara göre de bu, Alman biliminin dünyaya egemen olmak için başvurduğu bir oyundan ibaretti!
Kimine zor geldi, kimine kolay, ama sonunda dünya, fiziksel olarak merkezinde kendisinin bulunmadığı bir kâinat fikrine alıştı. Bu arada kâinatın boyutları büyüdükçe büyüdü. Samanyolu, içinde yüz milyarlarca yıldız barındıran bir galaksi oldu. Yıldızlar arasındaki uzaklıklar, saniyede 300 bin km hızla yol alan ışığın yıllar süren seyahatler sonunda ancak kat edebildiği mesafelere çıktı. Galaksilerin arası ise milyonlarca ışık yılı mertebesinde mesafelerle açıldı. Ve kâinatta, Samanyolu gibi yüz milyarlarca galaksiden söz edilmeye başladı.
Fakat bütün bu değişim içinde, Batı’nın kafasında hiç mi hiç değişmeyen bir şeyler de vardı. İnsanı kâinatın fiziksel merkezinden çıkarınca, bu defa bütün bütün yokluğa mahkûm etti. Çünkü evrenin boyutları büyürken, insanın cüssesi de o nispette küçülmüş, galaksiler arasında görülmez hal almıştı. Zira Batı, bir şeye bakarken madde yönünden bakıyor, o cihetten görülmeyen şeyi yok sayıyordu. Nitekim Tanrı inancında da bu handikapı bir türlü aşamadı. Yaratanı madde içinde aradı, bulamadı. Sonra tabiat kanunlarını keşfetti, Tanrı’nın özelliklerini ve yetkilerini onların arasında paylaştırdı. Kanunlara maddî bir varlık kazandıramasa da bir isim takıyor, böylece ona varlık statüsü kazandırıyor ve sonra karşısına geçip ona tapıyordu. Darwin’in ve ondan sonra gelen evrimcilerin tabii seleksiyon hakkında söylediklerini bir araya topladığınızda çıkan sonuç, bir tanrı tasvirinden başka bir şey değildir. Fakat Darwin kendisine göre birtakım yasalar keşfettiği inancındaydı; ara formlar eğer bulunursa her şey ayan beyan ortaya çıkacaktı. Bir başka deyişle, elde bir tane nal vardı; üç nal ile bir at bulunduğunda bir atımız olacaktı.
Darwin’in ara formları hiçbir zaman bulunamadı. Evrimini tamamlamış bir canlıya karşılık binlerce, milyonlarca ara forma ait fosillerin bulunması gerekirken, nedense her seferinde bulunan, evrimini tamamlamış canlılar oluyordu.
Sonunda Batı’nın düşünen kafaları, yeryüzünde hayatı açıklayabilecek bir teori bulmak gerektiği kanısına vardılar. “Hayatın ortaya çıkışını açıklayan bir teori mutlaka olmalı.” diyorlardı. “Eğer böyle bir kanunu bulabilirsek, daha önce Tanrı’ya atfedilen bir rolün kaynağını da keşfetmiş olacağız.”1 Anlaşılan, Darwin’in bulduğu tek nal da kaybedilmişti artık; şimdikiler “Bir nal bulursak, üç nal ile bir ata ihtiyacımız kalacak.” diyorlardı.
Tamamen madde ile sınırlı bir şekilde düşünmeye alışagelmiş Batılı için, somut ve fiziksel olmayan hiçbir şeyin değeri yoktu. İnsan da, kâinat içindeki fiziksel yerini kaybedince değerini yitirmeye başladı. Önce kâinatın merkezini terk etti insan; Güneş, Ay ve yıldızlar onun etrafında dönmez oldu. Böylece, insan kâinattaki varlıklar arasında, sıradan bir varlık haline geldi. Sonra kâinat gittikçe büyüdü, insan fiziksel olarak küçüldü. Nihayet varlık âleminde neredeyse bir hiç mesabesine indi. Mekân olarak da, zaman itibarıyla da insanın kâinatta işgal ettiği yeri bulmak, göstermek ve bunu kâinatın boyutlarıyla karşılaştırmak imkânsızlaştı. Batı insanı, kâinatın fiziksel merkezi ayağının altından kayınca, kendisini kaybediverdi.
Biz ise, Batıyla bu maziyi paylaşmadığımız halde, bugünkü şaşkınlığını büyük ölçüde paylaşıyoruz. Kâinata Batı’nın bulunduğu yerden bakma hevesine kendimizi kaptırdığımızdan bu yana, biz de insanın ne olduğunu hatırlayamaz olduk. Bunun kazancı ise, kâinatı ve çok değer verdiğimiz madde âlemini de tanıyamamaktan ibaret kaldı. Çünkü insanla beraber, kâinattaki pek çok şeyin esrarını aralayacak anahtarları da kaybettik.
Onun için, kâinatı ve onun Yaratıcısını tanımayı hedef alan herhangi bir çalışmaya girmeden önce, bu kayıp anahtarları tekrar bulmamız gerekiyor. Bu, hem yeni bir şeyler öğrenmek, hem de daha önceden öğrenilen ve benliğimizde yer eden yanlışları silmek anlamına geliyor. Yeni öğreneceklerimiz konusunda zorlanacağımız kanaatinde değiliz; ama eski alışkanlıklarımızın bizi zorlaması sürpriz olmamalı, şevkimizi de kırmamalı. Hayata bakmamız gereken açıyı iyice belirledikten sonra, bu noktaya taşınmak ve orada yerleşmek de başarılmayacak bir iş değildir. Onun sonrasındaki yeni hayat tarzı, böyle bir değişim için harcanan çabayı fazlasıyla telâfi edecektir.
(Bu yazı, Kâf-Nun Kitapları-3’te yer alacaktır.)
1. “Science, God and Man.” Time, January 4, 1993
