30 YILLIK sanat hayatı boyunca, motiflerle bezeli; içli, hüzünlü, ibret dolu; kimi zaman da coşkulu şarkılarıyla şöhret yapan Barış Manço’yla, İstanbul Moda’daki evinde görüştük.
Barış Manço; candan bir dost, mütevazı bir insan. Ve çok iyi bir Zafer okuyucusu. Zafer’e kaç yıldır abone olduğunu söylüyor konuşmamız esnasında. Doğukan Hazar ve Batıkan Zorbey isimlerindeki iki küçük çocuğu ve eşiyle mütevazı bir hayat sürdüren Barış Manço, sorularımızı şöyle cevaplıyor.
• Barış Bey, şarkılarınızda hep bizden bir şeyler var. Bizi, bizim değerlerimizi anlatıyorsunuz. Kendi motiflerimizi işliyorsunuz. Böyle bir yolu seçmenizin sebebi nedir?
• Bu soruyu, daha önce çeşitli gazetelerden ve dergilerden gelerek 10-15 defa sordular. Hepsine de aynı cevabı verdim: Ben, benim. Ve benim olanı anlatacağım. Bunun için de kendimle, kendi kültürümle ilgili şeyler söyleyeceğim. Çünkü ben İngiliz değilim, Alman değilim, Fransız değilim. Türküm. Tabi, bir şeyler anlatırken, karşıdaki insanlara da faydalı olacak bir şeylerin anlatılması gerektiğine inanıyorum.
• Çoğu parçanızda, ibret verici atasözlerimiz yer alıyor. Bunları bulabilmek için özel bir gayret sarfediyor musunuz?
• Doğrusu, hayır. Ama yıllar önce epey bir gayret sarfettim. Artık, şarkı sözü yazarken, bu atasözü kitabını açmıyorum. Kafamda epey birikim var çünkü…
• Tarihle ilginiz nasıl? Özellikle Osmanlı tarihiyle?
• Ben aşağı-yukarı her türlü tarihi okudum. Şuna inandım ki, geçmişi bilmezseniz geleceği anlayamazsınız. Veya yarına hazır olamazsınız. Bugünü ise hiç anlayamazsınız. Geçmişi bilmek gerekir görüşündeyim. Benim parolam şudur: Eskiyi bil, bugünü yaşa, yarına hazır ol...
• Osmanlı’nın size en çok tesir eden yönü nedir?
• Osmanlı’nın en beğendiğim tarafı aristokrasi anlayışıdır. Allah biliyor ya, Osmanlı’nın bu tarafını hep sevdim, beğendim. Benim düşüncem katiyen sınıf ayrımı değil. İnsanları sınıflara ayırmam. Çünkü din olarak Allah’ın indinde herkes birdir. Osmanlı tarihinde enteresan bir aristokratik düzen varmış. Belki paşalıklar biraz rahat dağıtılmış olabilir ama sanatın korunmasınıda, Türk mutfağının muhafazasında, mimarinin korunmasında... Saray’ın rolü inkâr edilemez. Bugüne kadar ne kadar güzel eser kalmışsa, bunlar birtakım paşaların, sultanların gayretleri sonucu kalmıştır ve bu durum, dünyanın her tarafında böyledir.
• Barış Bey, maneviyat konusunda düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Gerek kişinin hayatında, gerek toplum hayatında sizce maneviyatın rolü nedir?
• Manevî değerlerin kişi ve toplum hayatındaki önemini inkâr etmek mümkün değildir tabi. Nitekim bunu, şarkılarımda az çok dile getirmeye çalışıyorum.
Günümüzde birtakım manevî değerlerin hayli zedelendiği doğru. Fakat henüz kaybolduğuna inanmıyorum. Manevî değerleri zedelemek ve ortadan kaldırabilmek için, çok büyük bir gayret gösteren bir basın var Türkiye’de... Dört beş tane gazete var, irili ufaklı… Bunların işleri güçleri bu değerleri tahrip etmek. Tek dertleri bu. İnanılır gibi değil. Masa başında üretilmiş haberler, başkasının hakkını hukukunu hiçe saymalar, insanın şahsiyetini rencide edici yazılar, resimler... İşleri güçleri bu. Sanki güdümlüler bir yerlerden istikamet alıyorlar. Her sabah pırıl pırıl kâğıtlara basılı bu gazeteler sunuluyor topluma. Sonra da kalkıp, zararlı diye iki-üç dergiyle uğraşılıyor.
• Şöhretin doruklarına çıkmış bir insan olarak, malın mülkün şöhretin ve benzeri şeylerin mutluluk için yeterli olduğunu söyleyebiliyor musunuz?
• Mümkün değil. Tek başına bir mânâsı yok. (Küçük oğlunu göstererek) Meselâ bunun bana verdiği mutluluğu hiçbir servet, şöhret veremez.
Bunların verdiği mutluluk, parayla, şöhretle satın alınacak şeyler değil. Onlar da zaten ben paralı olduğum için, şöhret olduğum için gerçekleşmedi. Eşimle tanıştığım zaman cebimde beş kuruşum yoktu. Onlarla bir bağlantısı yok mutluluğun.
• Anladığım kadarıyla hayli meşgûl bir insansınız. Peki bunca iş arasında kitap okumaya vakit ayırabiliyor musunuz.?
• Kitap demiyelim de, ekseriyetle okurum. Her gün birkaç gazete okuyorum. Ayda bir Zafer’i okuyorum. Üç yıldır aboneyim Zafer’e...
• Zafer Dergisi’ni nasıl buluyorsunuz?
• Çok güzel. İlmî bir dergi. Bilim Teknik dergisinin benzeri... Fakat anlattıkları farklı... Bir kere baskı tekniği çok güzel, muhtevası, hele sondaki ibretli sözlerin yer aldığı “düşünceler” sayfası çok güzel. Resimler, grafikler hakeza… Aklı başında bir dergi Zafer… Dediğim gibi, Zafer her ay bana geliyor ve bana geldiği gibi, bizde okunuyor, ordan yakın çevremize gidiyor… Oralarda da okunuyor. Benim kanaatim; karşı tarafın görüşüne de biraz yer verilse, yâni sadece belli bir çevrede sınırlanmasa, tirajı iki misli artar. Ama şu hâliyle şahsen ben, başından sonuna kadar okuyorum Zafer’i…
• Dini kitaplarla aranız nasıl?
• Doğrusunu isterseniz pek okuyamıyorum. Çocukluğumda Kısas-ı Enbiya’yı okumuştum. Avrupa’ya öğrenci olarak gittiğimde Kur’ân-ı Kerim’in Fransızca mealini okudum. Aslında insanların kapasitesi sınırlı. Herkesin Kur’ân-ı Kerim’i anlaması, yorumlaması mümkün değil. Onun için, mânâsını bilecek, içindekilerini tatbik edebilecek kişilerin okuması daha doğru. Bir de herkesin anlayışı farklı. Biliyorsunuz, körlerin bir fil olayı var. Kim neresini tutmuşsa orasını anlatmış. Herkes farklı bir şeye benzetmiş. Kur’an-ı Kerim gibi son derece engin bir olay düşünün. Asırlardır dünyaya ışık tutan bir kitap. Bunu okudum, anladım demek hakkını kendimde nasıl bulabilirim ki?
• Bu konuda çok haklısınız Barış Bey. Fakat, biliyorsunuz, her asırda dini tecdid eden, yenileyen, o asrın fehmine uygun yorumlayan müceddidler geleceğini Hadîs-i Şerifler bize bildiriyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, herkesin Kur’an’ı okuyup, kendine göre mânâ vermesi düşünülemez elbet.
• Evet. Mühim olan, onların o tefsirlerinden bana bir şeylerin anlatılması…
• Tabi herkesin kabına göre İslâmiyet denizinden su alması söz konusu. Kabı büyük olanlar elbetteki daha çok su alacaklar…
• Tabi tabi. Dediğim gibi, o denizden bir şeyler alan kişilerin, anladıklarını bana bir dost sohbetinde anlatması, beni aydınlatması daha önemli… Ve nitekim şarkılarımdaki birtakım güzel şeyler, buralardan çıkıyor. Yaşlı başlı din bilginleriyle, bu işe gönül vermiş insanlarla sohbet ederim ara sıra. Onların sohbetlerini iştiyakla dinlerim. Muhabbetlerimiz olur.
• Bu tür kişilerle umumiyetle nasıl görüşüyor sunuz?
• Muhtelif… Yolda, otobüste veya bir başka yerde… Geçen gün bir tanesiyle havaalanında karşılaştık. Kendisi Osmanağa Camii’nin emekli imamıymış. Benimle şakalaştı. Gülüştük.
Bir keresinde Kadıköy Müftüsüyle karşılaştık. Konuşurken şöyle dedi: “Siz güzel şarkılar söylüyorsunuz, parçalar yapıyorsunuz. Şarkılarınızda ara sıra Allah lâfı geçiyor, herkes ayağa kalkıyor. Biz sabahtan akşama kadar camide Allah diyoruz, kimseler gelmiyor kardeşim...” Böyle şaka yapacak kadar hoşgörülü bir insan. Ben de şakaya şakayla karşılık verdim: İkimiz de aynı şeyi söylüyoruz ama, söyleyiş şeklimiz farklı olmalı, dedim…
Bu ve benzeri kişilerle çok sık karşılaşıyorum. Ya da onlar gelip beni buluyorlar. Onlar okuduklarını anlamışlar, kendilerini yetiştirmişler. O deryadan bana vereceklerini veriyorlar. Yani keçiboynuzunun balını çıkarmışlar.
• Dinlemek, okumaktan daha kolay geliyor diyebilir miyiz?
• Değil. O değil. Benim söylemek istediğim tembellik değil kesinlikle. Hem zaman açısından düşünüyorum. Hem de asıl önemlisi, acaba okuduğumu anlayacak mıyım, diye düşünüyorum. Peygamberimizin dışında Kur’an-ı Kerim’in tamamını kim anlamış ki? 14 asırdır insanlara ışık tutan bir kitap var. Milyonlarca, yüz milyonlarca insana rehber olmuş, onu herkesin anlaması kolay mı?
• O zaman şöyle sorayım: Barış Bey; duyduklarınızın, gördüklerinizin, dinlediklerinizin ışığında İslâmiyet’in size en çok tesir eden tarafı neresidir?
• Ben İslâm denizinde bir damla kalırım. İslâmiyet başlıbaşına bir deniz. Bense bir damla su… Dediğim gibi, yüz milyonlarca insanı asırlardır sürükleyen bir denizin dalgaları arasındaki bir zerreye böyle bir soru soruyorsunuz. Bu çok zor bir soru…
• Bazı insanlar yaş ilerledikçe ölümden korkar. Siz de böylesi bir korkuyu yaşıyor musunuz?
• Doğrusu ölümden korkmuyorum desem yalan olur. (Küçük çocuğunu göstererek) Bu ufaklık henüz üç yaşında. Bir müddet daha yaşasam iyi olur, herhalde… Allah bunu görüyor. Ama ne zaman öleceğim? Bunu kimse bilmiyor ki… Pat diye kafana bir şey düşer ölürsün. Biraz daha yaşamayı isterim. Çünkü yarım kalan bir yığın işim var. En azından yazdığım şarkılarla birkaç milyon insana bir şeyler verebilirim. Tabi vâde gelmişse yapacak bir şey yok.
• Sohbetimizin sonuna doğru Barış Manço’yla Türkiye hakkında konuştuk. Ülkenin genel manzarasını çizdik. AET konusunu tartıştık. Bütün bunların ışığında Barış Manço sözlerini şöyle tamamladı:
• Saygıyla anılacak bir tarihimiz var. Altı asırlık bir imparatorluğumuz var. Bu son 15-20 yılda yaşadığımız, ne olduğunu anlamadığımız arabesk hayatı haketmiyor Türkiye… Basınıyla, sporcusuyla, onların hayatlarıyla, içkisiyle, aile düzenleriyle bitmiş, tefessüh etmiş bir olaydır bu. Bunun sona ermesi lâzım ve sona erecek elbet. Her yerde bitti çünkü… Lût kavminde, Sodom Gomore’de, Pompei’de, Atina’da, Bizans’ta bitti… Burada da bitecektir. İki bin yıllarında daha iyi olacağız. Çünkü gelen gençlik, zımba gibi bir gençlik…
…
Evet biz de ümitle ve heyecanla hep o gençliği bekliyoruz temennisiyle bu sohbetimizden ayrıldık.
