ARAMA SAYFASI

İstanbul'un Fethi ve Fatih'in Niyeti

Peygamberimizden fetih müjdesini alan Sahabiler ve daha sonraki nesil, bu şerefe nail olmak için asırlar boyu mücadele ettiler.

 

PEYGAMBERIMIZDEN fetih müjdesini alan Sahabiler ve daha sonraki nesil, bu şerefe nail olmak için asırlar boyu mücadele ettiler. Ama fetih, Sultan Fatih’e nasip oldu.

Bir rivâyettir anlatılır: Birgün Sultan II. Murad oğlu küçük Mehmed’i yanına alarak Hacı Bayram Veli’nin ziyaretine gider. Fetih meselesini açar. Büyük veli, bir süre başı yerde düşündükten sonra şöyle der:

“Sultanım, bana öyle geliyor ki, bu Konstantiniye şehrini siz alamayacaksınız. Şehir mutlaka Müslümanların eline geçecektir. Lâkin şehrin Müslümanların eline geçmesini sen ve ben göremeyeceğiz. Konstantiniye’yi senin şehzade ile benim köse el ele vererek fethedecektir.”

“Şehzade,” Sultan Fatih’ti; “köse” de Fatih’in hocası ve manevî desteği Akşemseddin Hazretleri idi.

Konstantiniye’nin “belde-i tayyibe,” (güzel şehir) haline gelmesi, “Dersaadet,” (saadet kapısı) olması ve nihâyet “İslâmbol” sırrına ermesi Sultan II. Mehmed’in eliyle gerçekleşecekti.

Bundan önceki bütün fetih teşebbüsleri sonuçsuz kalmıştı, ama hepsi de Fatih’e bir zemin hazırlamıştı. Onun başarısı için bir “ön çalışma” hükmündeydi.

***

“İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutandır” müjdesine mazhar olan Sultan Fatih aynı zamanda iyi bir şairdi. Fetihteki hedefini ve asıl gayesini şöyle mısralaştırıyordu:

“İmtisâl-i ‘câhidû fillah’ olubdur niyyetüm

“Din-i İslâmın mücerred gayretidür gayretüm.”

Bu ifadelerle, Kur’ân’ın cihad emrine uyup sırf İslâmî bir gayret niyetiyle yola çıktığını söylüyordu.

“Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile

“Ehl-i küfrü serteser kahreylemektür niyyetüm.”

Bu mısralarla da, niyetinin küffârı baştan başa kahreylemek olduğunu, bu gücü de Cenab-ı Hakk’ın fazlından ve Hak dostlarının himmetinden aldığını belirtiyordu.

“Enbiyâ ü evliyaya istinâdüm var benüm

“Lütf-i Haktandur hemen ümmîd-i feth u nusretum”

Bu sözleriyle, fethe ve başarıya ümit bağlamayı Allah’ın lütfunda, peygamberlere ve velilere dayanmakta görmektedir.

“Nefs ü mâl ile n’ola kılsan cihande ictihad

“Hamdü lillah var gazâya şad hezârân rağbetüm”

Bu beytiyle, varını yoğunu ve canını cihad yoluna vakfettiğini ve bununla da yüzbinlerce gazaya ve sefere iştiyakının, istek ve arzusunun var olduğunu dile getiriyor. Hamdini ve şükrünü ifade ediyordu.

Ve son olarak İki Cihan Serverinin mucizesine mazhar olmayı istemektedir:

“Ey Muhammed mûcizât-ı Ahmed-i Muhtar ile

“Umarum gâlib ola âdâ-i dîne devletim”

Din düşmanlarına devlet gücünün üstün geleceğini Hz. Ahmed’in mucizesinden beklemekte ve ümit etmektedir.

***

Bu sözler hem halis bir niyetti, hem de güzel bir duaydı.

Sonunda kader cilvesini gösterdi. Fatih’in şâhi topları, Akşemseddin’in yakarışları, Ulubatlıların Peygamber müjdesinden aldıkları şevkle Konstantinapol, İslâmbol oldu.

Surlara tevhid sancağı dikildikten sonra, Rumlar, “Biz de Osmanlı idaresine lâyıkız” diyerek Ayasofya’da toplanmışlar, Fatih’i bekliyorlardı. İslâm’ın adaletine hasret kalmışlar, derin bir nefes almak istiyorlardı. Kaybettiklerine hiç acımıyorlardı. Mumu yitirmişlerdi, ama güneşi bulmuşlardı. Neden üzüleceklerdi?

Bundan sonra fethin tapusu imzalandı. Allah’ın adını yüceltme gayesiyle Topkapı’dan hareket eden Fatih, ilk olarak Bizans’ın şaheseri olan “Ayasofya’nın” kıblesini Kabe’ye çevirdi. Manevi fatih Akşemseddin de ilk rastlayan Cuma namazında fetih hutbesini okudu.

Ayasofya 482 sene cami olarak hizmet gördü. Ama 1935’te müzeye çevrildiğinden bu yana melül mahzun duruyor ve sabır içinde Fatih’in bıraktığı şekle dönmeyi bekliyor.