TR EN

Dil Seçin

Ara

Karşılama... / Aile Öyküsü

Karşılama... / Aile Öyküsü

Komşu kadın çıkınca, adam sinirle nefes boşalttı:

- Off... Yolculuğa çıkacağımızı gördüğü halde kalkmak bilmiyor! Allah muhafaza, kendi adıma en büyük korkum, istenmediğim yerde bulunmaktır! 

Karısı da katıldı:

- Hele şükür gitti! Neyse…

- Aslında... Bana kalırsa bu seyahate hiç gidesim yok hatun. Ama sen maşallah yerinde duramıyorsun. Eteklerin zil çalıyor.

Yüzünde yılların imzaladığı çizgileri ve yavaş yavaş bükülen beliyle orta yaşın biraz üzerindeki kadıncağız, dudaklarına yayılan tebessümü saklamaya çalışarak:

- Sen benden daha çok seviniyorsun, dedi, yalan söyleme bey.

- Ben oğlumu göreceğim için seviniyorum, sen gelinini.

- Gelini nereden tanıyorum ki, özlemiş olayım?

- Neyse neyse, gelir şimdi Mevlüt… Hazır mısın çıkmaya?

- Ben hazırım, sen hâlâ gömlekle oturuyorsun.

Kapı zili çalınca adam ceketini giydi, paltosunu koluna attı, bavula uzandı.

Mevlüt, onları tren istasyonuna götürecek olan minibüsün sahibi olan komşularıydı. 

İstanbul’a gidiyorlardı.

Tren garının yüksek tavanlı, soğuk beton salonundaki ahşap bankta yan yana oturuyorlardı.

- Ne kadar sürer yol?

- Bir güne ancak gideriz, on iki saat filan.

- Dedim sana, otobüsle gitseydik yedi sekiz saat sonra oradaydık. Paraya mı acıdın bilmem ki… 

Adam kaşlarını çatarak karısına döndü, “Kes sesini” der gibi baktı. Kadın, onun bu yalancı öfkesine inat, biraz daha sokuldu kocasına… Bir önceki konuşma hiç yapılmamış gibi, sevgiyle eşine şöyle dedi: 

- Sen de yaşlandığını hissediyor musun adamcığım?

Gürbüz Bey, derin bir iç çekti, farklı konuştu:

- Yoo, oğlum evlendi diye yaşlanmış mı oluyorum? 

Bağdagül Hanım, kendi cümlelerine ağlamaya başladı:

- Çocuk yapmaktan korkmuştuk uzun süre… Oğlumuz doğunca, böyle bir mutluluk için niye geç kaldık diye pişman olduk sonra… Zeynel’imize olan sevgimiz azalmasın diye ikinci bir çocuk yapmadık…

- Yahu niye ağlıyorsun şimdi, bunda ağlayacak ne var?

Bağdagül Hanım siyah ve büyük çantasının içinden mendil ararken, Gürbüz Bey, eli paltosunun cebinde, bu kez dirseği ile karısının kolunu dürttü:

- İnsanlar geliyor, sakin ol.

Gürbüz Bey emekli öğretmendi. Karısı kendi köylüsü, uzaktan akrabası, ev hanımıydı. Evliliklerinin yirmi altıncı yılındaydılar.

Çok düşkün oldukları tek çocukları Zeynel, sınıf öğretmenliğini bitirmiş, İstanbul’da mesleğinin ikinci yılını yaşıyordu.

Ve oğulları, onlara, hayatlarının en büyük sürprizini yaptı bir gün; telefonda, “Şey anne, ben evlendim.” diyerek… 

Zeynel, anne ve babasının biraz ileri yaşlarında dünyaya geldiği için, sanki aradaki yaş farkı, mesafe farkını da getirmiş gibi, gönül dünyasını hiç açmamıştı onlara…

Flörtünün ve müstakbel kayınvalidesinin de baskısıyla pat diye evlenivermişti.

Şimdi anne ve babası, bekâr olarak İstanbul’a gönderdikleri oğullarının “evlenmiş halini” görmeye gidiyorlardı.

Bağdagül Hanım’ın içi içine sığmıyordu, Haydarpaşa Garı’nın beton parkelerinde oğlunun arar gözlerle treni taradığını görünce eliyle işaret etti:

- Hah, orada Zeynel! 

Gürbüz Bey, eşinin kolundan tutup yüzünü kendisine çevirdi:

- Bak, bir kere daha söylüyorum hatun, oğlana sitem etmek yok! Niye bizden habersiz evlendin diye dırdır yok. Hele gelinimize... Asla!

Anne, yol boyunca tekrarlanan bu tembihten bıkkınlığını göstermek için suratını asarak:

- Tamam tamam, dedi.

Zeynel, babasının ve annesinin elini öptükten ve bir iki alışıldık laf etikten sonra, ezik bir şekilde ortaya konuştu:

- Takside konuşamayız. Şöyle bir durum var… Bizim hanım biraz titizlik yapıyor da… Onların şeyleri böyleymiş… 

Baba, laf kalabalığından şüphelendi:

- Ne demeye çalışıyorsun oğlum?

Oğlan, bir haftadır zihninde evirip çevirdiği cümleyi, bir ateş topu gibi orta yere döktü:

- Otelde kalacakmışsınız...