On yaşındaydım. Kelebek kanadı biriktirmeye merak saldım. Bahçelere, bağlara, yabanî çalılıklara, hudayinabit meşeliklere çıkacak, biçare kelebekleri itina ile tutacak, o alelacayip kanatlarını koparacak ve tıpkı sonbahar olmuş ağaç yapraklarına yaptığım gibi, kitap aralarında güya muhafaza edecektim.
Sabah erkenden evden çıktım. Kelebek yakalamak kolay bir iş değilmiş, bunu hemen anladım.
Pek çok uğraştıktan sonra, kimselerin bahçesine ait olmayan birtakım aslanağzı ve karahindiba çiçeklerinin arasında amber sarısı, muhteşem bir kelebek tuttum. Tam keyifle kanatlarını çekip koparacaktım ki, bana bir acımak geldi, yapamadım...
Biçare hayvancağızı tuttuğum yere bıraktım.
Fakat o amber sarısı mucize, kendisini salıvermemle beraber, sevinç içinde kaçıp gidemedi.
Minik kanatlarını birkaç kez açıp kapattıysa da, uçamadı. Eğildim, dikkatlice baktım; kanatlarının üzerinde kırılasıca parmaklarımın izini gördüm. Parmak uçlarımda ise, amber sarısı ışıltılı bir toz vardı. Dedim, eyvah!
Ne zaman bir sanat galerisine, bir resim sergisine yahut sanatça kıymetli şeyleri mezat edip sattıkları yerlere gitsem ve insanların kolaycana bakıp görebilecekleri yerlere tutturulmuş, “LÜTFEN SANAT ESERLERİNE EL SÜRMEYİN!” levhalarını görsem, aklıma hep o amber sarısı kelebeğin narin ama muhteşem kanatlarında suçlu parmaklarımın bıraktığı izler gelir. Ve o kanatlardaki sanatın Sanatkârından, o çocukluk salozluğumdan sebep, eski ama kavurucu bir pişmanlığın sızısı ile affolunmak dilerim...
