Reşat Öngören, İslam Ansiklopedisi’nde tasavvufu, İslam’ın hükümleri çerçevesinde yaşanan manevî ve derunî hayat tarzı olarak tanımlamaktadır. Kökeni açısından bakıldığında tasavvufun “sûfî” kelimesiyle ilgili olduğu görülmektedir. Sûfî kelimesinin farklı anlamlarına değinen Abdulbaki Gölpınarlı, sözcüğün “sof” denilen yün elbiseden; Yunanca “sofos” sözcüğünden; Hz. Muhammed zamanında mescidin sofasında yatıp kalkan “ashâb-ı Suffa”dan; kendilerini Kâbe hizmetine adayan Sûfa boyundan ya da “saf ve safa” kelimelerinden geldiğine dair görüşlerin olduğunu tespit etmektedir.
Tasavvufta Allah, her şeyin yaratıcısı ve sahibi, mutlak olan, sonsuz ve sınırsız tek aşkın güçtür. Tasavvufta İslam inancına uygun bir şekilde her şeyin, hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine dair şüphesiz bir inanç bulunmaktadır.
Tasavvufa göre sonsuz büyüklük ve kudretteki Allah, tek ve sonsuzken bilinmek için insanı yaratmıştır. Bu sebeple “Göğün boşluğunda Allah’ın buyruğuna boyun eğerek uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah’tan başka kimse tutmuyor.” (Nahl Suresi, 16/ 79) ya da “Yeryüzünü dolaşın; Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını görün.” (Ankebut Suresi, 29/20) gibi ayetlere sık sık yer verilerek Allah’ın isteğinin bilinmek olduğu vurgulanmıştır.
İnananların sayısı ve kültürel etkinlik sahası bakımından oldukça dikkat çekici ve yaygın bir din olan İslam, zaman içinde kendi etrafında zengin bir medeniyet oluşturmuştur. “İslam medeniyeti” olarak adlandırılan bu medeniyetin, sanata yönelik bakışı evrensel değerleri ve kendine özgü değerleri bir araya getirmektedir. İslam medeniyeti içinde sanatın amacı “ilahi özü” yansıtmaktır ve bir eser, bu özü ne kadar başarılı bir şekilde yansıtıyorsa o kadar önemli kabul edilmektedir.
…
Tasavvufî düşüncenin edebiyat, resim, mimari ve düşünce planındaki yansımalarının oldukça dikkate değer olduğu görülmektedir.
Sanatın kökenlerini incelediğimizde, tasavvufun sanatçılara ilham kaynağı olarak önemli bir rol oynadığını görmekteyiz. Tasavvuf, mistik düşünce ve derin manevî tecrübelerin anlatıldığı bir disiplindir ve sanatçılar için hünerlerini besleyen bir zenginlik kaynağıdır. İnsanın manevî boyutunu anlama çabası, sanat eserlerinde duygu, düşünce ve evrensel gerçekleri ifade etme isteğine dönüşür. Tasavvuf, fikir ve sanat hayatına ışık tutmuş, ince sezgi, derin ilâhî hayat ile İslâm düşüncesinin sanat formu almasını sağlamıştır. Sanatçılar, tasavvufun zengin sembolizmi ve derin düşünce sisteminden ilham alarak eserlerinde izleyicileri manevî bir yolculuğa çıkarmak için sanatlarını kullanmaktadırlar.
…
Çalışma alanımız itibarıyla tasavvufun Türk edebiyatına etkisini irdelemek istiyorum:
1. Divan şiirine etkisi: Türk edebiyatının İslâm medeniyeti dairesinde Arap ve Fars edebiyatları yanında meydana getirdiği büyük edebiyat kolu olan divan edebiyatına tasavvufun etkisi oldukça fazladır. Tasavvufun divan şiirine etkisi, tasavvufî mesnevîler, menâkıbnâme ve tezkiretü’l-evliyâ gibi türlerin doğmasına sebep olmuştur.
2. Halk şiirine etkisi: Halkın edebî zevkini karşılamak üzere sözlü olarak ortaya konan, kendine has bir dile ve üslûba sahip edebiyat kolu olan halk edebiyatına da tasavvufun etkisi oldukça fazladır. Bu etki, Ahmet Yesevî’nin başlattığı ve Yesevî dervişlerinin geliştirip yaydığı hikmet geleneğinde ortaya çıkmaktadır. Hikmet geleneği, halk dili, hece vezni ve millî formlara bağlı tasavvuf edebiyatı, yahut tekke edebiyatı adıyla bilinen yeni bir şiir anlayışının doğmasına imkân vermiştir. Farsça etkisiyle tasavvufî düşüncelerini yazan Hz. Mevlana (1207-1273) ile Türkçe ve hikmet geleneği etkisine bağlı olan Yunus Emre’nin (1250-1320) şiirlerindeki ahlâkî öğreti ve felsefe aynıdır; dil, eda, vezin ve şekil farklıdır.
…
Burada kısaca tasavvuf edebiyatının tarihsel gelişimine dair bir göz atmak faydalı olacaktır. Edebiyat tarihine bakıldığında, tasavvuf edebiyatının 13. yüzyılın önemli bir dönemi olduğu açıkça görülür. Bu dönem, tasavvuf edebiyatı için hem bir kuruluş hem de ihtişam çağı olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu yüzyılda, Türk edebiyatına yön veren büyük şairler yetişmiştir. Padişahından halkına, sanatçısından rençberine kadar farklı sınıflardan insanların aynı duygu ve düşünce atmosferinde bir araya gelmesini sağlayan tasavvufun, Yesevîlik, Haydarîlik, Kalenderîlik, Mevlevîlik ve Bektâşîlik gibi tarikatlar aracılığıyla etki alanını genişleterek Anadolu’yu sarstığı bu dönemde, tasavvuf edebiyatı geniş bir alanda ve büyük bir kitlenin içinde saygı görmüştür. Moğol istilasıyla birlikte, tarihe Yesevî ve Haydarî dervişleri gibi isimlerle geçen alperenler, abdallar veya Horasan erenleri olarak katıldıkları göçebe halk topluluklarıyla birlikte Anadolu’ya göç ederek burada yerleşmişlerdir. Bu dervişlerin taşıdığı hikmet geleneği, Anadolu’da Yunus Emre ile yeni bir ses bulmuş ve farklı bir tarz kazanmıştır. Bu yeni tarz daha sonra Yunus’un takipçileri olarak tanımlanan sûfî şairler tarafından devam ettirilmiştir.
…
Son söz olarak,
Evet, tasavvuf sanatçıya ilham kaynağıdır. Bu geleneğin öğretileri, sanatçılara estetik ve içsel bir zenginlik sunmaktadır. İlahi aşk, birliğe erme, manevî keşif ve insanın içsel dünyasıyla barış gibi temalar, sanatçıların ruhsal derinlik kazanmalarına katkıda bulunmaktadır.
