TR EN

Dil Seçin

Ara

Bir “Delil” Olarak Felsefe / Sırça Saraydan Notlar

Ne işe yaradığının yeniden yüksek sesle düşünüldüğü bir zamanda felsefeye farklı bir yaklaşım...

 

Yaratılış muammasına vahiyden bağımsız aklın son bulmayan, dolayısıyla sonuçsuz bir cevap bulma girişimidir felsefe. Gökyüzündeki yıldızları yok sayarak kendi ışığıyla aydınlığın kaynağı olmaya çalışan ateş böceğinin nafile çırpınışıdır. İnsanlığın sonsuzluğa uzanan yolculuk kervanında yer alanların “ne/kim olduğu, nereden geldiği ve nereye gittiği” sorularına, Kervan sahibinden ve Kılavuzundan müstağni kalarak, Kervanda bulunan “şey”lerden hareketle bir yol haritası üretme çabasıdır felsefe. Tarihi yaratılış muammasına verilen cevapların hikâyesi olarak  okursak, felsefe geleneğinin karşısına nübüvvet geleneğini oturtabiliriz. Ancak, felsefe ve nübüvvet geleneklerini kategorik bir karşıtlık içinde anlamlandırmak, sağlıksız bir okumadır. “Hikmete/bilgiye duyulan sevgi”nin ifadesi olarak felsefe, çıkış noktası olarak vahyi irfanı aldığında son derece müstakim bir çizgiye ulaşmayı başarmış ve insana sonsuza uzanan yolculuğunda bir “delil” olabilmiştir.

İslam fikir tarihinde felsefeye karşı kategorik olarak yargılayıcı bir tutumun yansıması olan Selefi gelenek, tasavvufa da aynı katılık içinde yaklaşmış, “tevessül”ün/vesile kılmanın “teşerrük”e/ortak kılmaya dönüştüğü gerekçesiyle onu mahkûm etmiştir. İslam’ın yayıldığı coğrafyalarda yüz yüze geldiği yeni fikrî ve itikadî problemler karşısında, aklı azleden “şartsız bir bağlanma’’yı öneren selefi gelenek, bu yaklaşımıyla verili durumun doğurduğu ortamın etkilerini yok saymış, bu yüzden kelâm geleneğini de “zındıklık” olarak görmüştür. Öyle ki, bu yaklaşımın çağdaş bağlıları arasında insan aklının herhangi bir meselede kullanılmasını “felsefe yapmak” olarak gören ve bunu İslam’a aykırı olarak kabul eden “püritenlere” de rastlayabiliyoruz. Oysa Kelâm, tam da vahyi esas alan felsefî bir çabadır ve bu niteliğiyle, aynen tasavvuf gibi, yüzyıllar boyunca Müslümanlar için bir “delil” olmuştur. Müslüman filozofların çoğu defa vahyi tebei/ikincil duruma düşüren yaklaşımları ve felsefî geleneğin zatî olarak malül olduğu seçkinci tabiatının, Müslüman dünyada felsefenin olumsuzlanmasına yol açmış olması, mutlak olarak felsefenin, vahyin aydınlığında yaratılışın beraberinde getirdiği sorulara bir cevap sunma yolu olarak meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aslında bu açıdan felsefe, İslam’ın tarihle kesintisiz buluşma içinde olan aktüel sürekliliğinin dinamik bir veçhesidir.

Felsefe kavramının on dokuzuncu yüzyıla kadar bilimi de içine aldığını unutmamakta yarar var. Yani, modern bilimlerin doğuşuyla birlikte disiplinlerin atomize olacak derecede parçalanmasından önce her bilim adamı bir filozof, her filozof da bir bilim adamıydı. Müslüman filozoflar da çeşitli bilim dallarında uzmanlıkları olan insanlardı. Bu bakımdan, “mülk”ün bilgisi olarak felsefe aslında illiyet/nedensellik zincirinin halkalarını sıralama çabasıdır. Bu çaba mülkten hareketle melekûtun bilgisini kurmaya yöneldiğinde insanlık için “dalalet”e uzanan bir köprü olmuş, mülkü melekûtun bilgisinden hareketle anlamlandırdığında ise varlığın esrarını anlamada bir anahtara/hikmetin bilgisine dönüşmüştür. Bu bakımdan felsefî düşüncenin doğuşu, varlığın politeist/putperest kavrayışından kopuş yönünde bir adımdır. Bugün Uzak Doğuda, özellikle de Hindistan’da hâlâ varlığını düşündüren mitolojik düşünce, insan ve tanrı arasında geçişkenliğe dayanır ve hayatta ve kâinatta meydana gelen her şeyi farklı tanrıların tasarrufuna atfeder. Yağmuru bereket tanrıçasının, savaşı başka bir tanrının yönetmesi gibi. Eski Yunan’da felsefî düşünce, bu mitolojik varlık tasavvurunun yerini alarak her şeyi görünen âlemdeki sebep ve sonuç zinciri içinde açıklamaya çalıştı. Mitolojinin görünür dünyayı hükümsüz kabul ederek her şeyi yanlış bir “melekût” anlayışına dayandırması gibi, felsefe de, “melekutî” âlemi yok sayarak mülk âlemini bizatihi varlık olarak kabul etti. Vahyin ışığıyla aydınlanan kalplerin akletmesiyle mülk-melekut arasındaki bağ yeniden kurulurken ikisinin geçerlik alanları geçişken olarak yeniden tanımlandı. Yağmurun yağdığı, bunun için havanın muayyen ölçülerde soğuyarak sıvılaşması yoluyla bunun gerçekleştiği doğrudur. Çünkü bu hikmet/mülk dünyasında Allah’ın yaratış tarzıdır. Ama yağmurun yağması kendi kendine gerçekleşen “tabiî-mülk âlemiyle sınırlı” bir hadise değil İlahî ilim-irade ve kudretle ilişkilenen melekutî boyutu olan bir hadisedir. Bu bakımdan Kur’an, hem mitolojiyi hem de felsefeyi tashih etmiştir.

İnsan benliğinin kendisini ve Yaratıcısını tanımak açısından durumunu “zühre, katre ve reşha” üçlemesi içinde ele alan Said Nursi’nin sınıflamasında felsefe, kendisine “katre” ve “zühre” arasında yer bulur. Vahyi kabul eden felsefe katre mahiyetini alabilir. Vahiyden bağımsız felsefe ise, güneşi kendinde yok eden bir zühredir. Kur’anî irfanı, saf olarak reşha temsil eder.1 Bu bakımdan, Risale lûgatçesinde olumsuzlanan anlamıyla felsefe, şehadet âlemiyle gayb âlemi arasındaki “karbon kağıdı” geçirgenliğini ortadan kaldırarak gaybın (ontolojik anlamda gayb) bilgisini şehadet’in bilgisiyle kuran, vahiyden bağımsız, insan aklını içerdiği “sonsuz” çeşitlilikle hakikatin mutlak ve yegane kâşifi olarak gören, her şeyin Allah’la ilişkisini kurmak yerine bu ilişkiyi kesmeye yönelen, Heidegerci anlamda insanın kendi var oluşunu varlık konumunu anlamlandırabilmesi için kendisine verilen “Tanrıymış gibi” yapabilme yönelimini/eneyi itibarî olmaktan çıkarıp ona reel bir vücut atfeden, insanı ve tüm varlığı, Yaratıcı’nın birer “âyet ’i olmaktan çıkarıp kendinde bir varlığa dönüştüren bir akletme biçimidir. Olumsuzlanan akletmenin kendisi değil, onun muayyen bir türüdür. Bu bakımdan, Kur’an’la barışık bir felsefe elbette mümkündür. Gayb âlemine ilişkin bilgilenme konusunda vahyi esas alan, şehadet âlemine ilişkin olarak da vahiyden hareketle bilgi üreten felsefe, hikmetin bilgisi için bir arayıştır. Ancak sistematik bir hakikat dili olarak felsefe kaçınılmaz olarak seçkinci bir faaliyettir. Kur’an ise umuma hitap eder, dili de bu yüzden “tenezzülât-ı ilahiye” olarak nitelendirilebilecek bir vasıf taşır.

Felsefe “mükerrem” bir varlık olarak yaratılan ve Hakka talip olan insanın el yordamıyla, düşe kalka gerçekleştirdiği bir hakikat arayışıdır. Eğer şüphe bir “nur”a/hakikate doğru koşmaksa, felsefe bir şüphedir. Bu şüphenin vahiyle yakîne dönüşmesi hidayettir. Hidayet ise O’nun dilemesidir.

 

1- Sevgili okurlara, bu konuda Said Nursi’nin Sözler isimli eserinin 24’üncü Sözünün İkinci Dalına ve Metin Karabaşoğlu’nun “Zor Bir Soru İçin Cevap Denemesi” (Risale Okumaları—ikinci kitap, shf. 124, Zafer Yayınları,) başlıklı yazısına bakmalarını tavsiye ederim.