İnsanları bir ay boyunca kendine bağlayan, işinden gücünden eden bir Dünya Kupası’nı daha tüm şaşaasıyla geride bıraktık. Peki, Dünya Kupası bize ne bıraktı diye sorduğumuzda, sizin aklınıza ne geliyor bilmem, ama benim aklıma küçük bir kare takılıyor. Hayatımın geri kalanında 2002 Dünya Kupası’nı, sahada olanlardan ziyade, o kareyle hatırlayacağım herhalde.
Belki çoklarınca üstünden atlanan küçük bir kareydi o. Çeyrek finalden bir önceki maçtı. Japon ve Türk millî futbol takımları karşılaşıyordu. Tribünler, 50 bine yakın Japon seyirci tarafından tıka basa doldurulmuştu. Maç boyunca takımlarını coşkuyla destekliyorlardı. Ve tribünde bir avuç denebilecek sayıda Türk seyirci de vardı. Onların hemen yanıbaşında ise, Türk takımını destekleyen bir grup daha vardı. Ama o da ne? Bu grup, Japon’du. Evet, evet, bir avuç Türk seyircinin yanında, kendi takımlarını değil de, bizim takımı destekleyen Japonlar yer alıyordu. Ne maç oynanırken, ne de maç sonunda medyada bu yönde haberler yer almadığına göre, Japonya-Türkiye eleme maçında Türk takımını destekledikleri için milletdaşlarından gözlerine bir yumruk yemedikleri ya da başka bir saldırıya uğramadıkları da aşikârdı.
Takdir edersiniz ki, bizim popüler Türk şablonlarına uyan bir durum değildi bu. Düşünsenize; sizin millî takımınızın maçı var ve karşı takımın formasını sırtınıza geçirip deliler gibi tezahürat yapmak üzere tribündesiniz. Aynı milliyeti paylaştığınız o kadar insanın içinde, başka bir rengin taraftarlığına soyunuyorsunuz. Aranızda ne polis, ne de tel örgü var. Hadi, siz bir deli cesareti gösterip tribünde bu halinizle yerinizi aldınız. Peki, milletdaşlarınızın size karşı en küçük bir kınamada bile bulunmamasına ne demeli? Yok yok, bu işte bir tuhaflık vardı.
Japonlar değil de, bu haltı (!) yapanlar başka bir ülkenin vatandaşları olsaydı, mesela Bangladeşliler olsaydı, durum belki anlaşılabilirdi. “Abi, adamlar böyle millî duygular etrafında kenetlenmediği için halleri ortada. Beş parasızlar ve geri kalmışlar!” diyebilirdik. Ama bunlar Japonlardı. Japonya, öyle eften püften bir ülke değildi ki, böyle bir mazereti üzerine hemen yapıştırabilelim. Bugüne bugün, dünyanın gelişmişlik ölçülerine göre, ilk beşe demir atmış bir ülkeydi Japonya.
Sonradan bu durum üzerine epey düşündüm. Ve aklıma şu birkaç nokta geldi. Bir kere, Japonlar, milliyetçiliği doğru anlayabilen her millet gibi, şekilci ve ezberci bir tarzda anlamıyorlardı. Yani, futbolun, milliyetten önce, futbol olmak gibi bir gerçeği vardı. Futbol başlığı altında, daha iyi performans sergileyen bir takım da pekâlâ tutulabilir ve alkışlanabilirdi. Elbette, bir millet olarak, kendi milletinizden olanların çeşitli alanlarda daha iyiyi ve daha güzeli temsil edebilmesinden gurur duyabilirdiniz. Ama, bu, Japonlarda olduğu gibi, başka iyileri ve güzellikleri görmenize engel teşkil etmemeliydi. Eğer milliyetçilik adına bir şey yapacaksanız, başka milletlerin yaptığı güzel şeyleri de kendinize örnek alabilirdiniz ve bu sizin kendi milletinize sırt çevirdiğiniz anlamına gelmezdi. Hatta, böyle yapmadığınız vakit, kendi milletinize sırt çevirmiş olurdunuz. Çünkü, dünya ölçeğindeki gelişmelere, güzelliklere ve iyi şeylere kendinizi kapatmış sayılırdınız.
O halde, özellikle kendileri pozitif bir üretim yapmadığı halde millet, ülke, vatan diye hamaset yapanlar, artık şunu bilmeliler: Milliyetçiliğin belirli kodlamalara mahkum edilmesiyle insanların düşünce ve davranışlarına sınır getirilmesi, sanıldığı gibi, bir fayda, bir amaç etrafında kenetlenme değil, zarardır. Düşünce ve davranışta bir daralma ve bundan mütevellit bir yerinde saymadır.
Kanımca, ancak bu nokta anlaşıldıktan sonra, bu ülkenin insanları sağlıklı, kendine güvenen ve olgun bir kişiliğe sahip olduklarını ispat edebilecektir.
Acaba, İstanbul’da oynanacak muhtemel bir Türkiye-Japonya maçına, başıma bir şey gelmeyeceğinden emin olarak, sırtımda Japon formasıyla oturmayı istemekle çok mu ileri gidiyorum?
Siz ne dersiniz?
