Modernliğin en büyük eseri ve uygulama sahası olan şehirler, kendisi kadar büyük sorunların da beşiği aynı zamanda. Ailenin parçalanmasına da, bireyin çağımızdaki kimlik krizine de, biz şehirlerde tanık olduk. Ahlâkın sadece zihinlerde değil, ellerden çıkan işlerde de yozlaştığını bu mekânlarda yaşadık. Şehirler yozlaştırdı, biz şehirleri daha da büyüttük. Zaten, bir noktadan sonra, hâkimiyeti kendi eline aldı şehir. Ve biz, ömrünü şehrin karanlık labirentlerinde tüketen bilinçsiz varlıklara dönüştük.
İbn Haldun’a (Mukaddime, cilt I) göre de, bizatihi şehrin kuruluşu, insan için bir şeylerin kötüye gidişinin başlangıcı. ‘Yerleşik hayat’ ile ‘göçebelik’ kıyaslandığında, doğrusu, bu çok daha iyi anlaşılıyor.
Her şeyden önce, göçebelik ‘doğal/tabiî olan’a çok daha yakın bir yaşam tarzına dayanıyordu. İnsan ve tabiat, ne fiilen ne de zihnen ayrışmıştı. Göçebelerin faaliyet hızları tabiatla uyumluydu; şehirliler gibi ne hareket ettiklerinde aşırı hızlanıyor, ne de durduklarında tamamen duruyorlardı. Yaşamları harmonikti; tabiatla uyum içindeydi.
Tabiatla iç içe yaşadıkları için, nisbeten kendi fıtratlarına da ters düşmeden yaşıyorlardı. Sözgelimi, mal biriktirmek—yerleşik hayatın aksine—göçebelere anlamsız gelen bir şeydi. En az malzemeyle en çok iş yapmak, hayat tarzlarının kendilerinden talep ettiği pratik bir mecburiyetti. Konup göçüyorlardı çünkü; mal biriktirseler, göçerken bunları taşımak büyük bir külfet olurdu. O sebepten, en azından ‘yapı’ olarak israfa yakın değillerdi.
Diğer taraftan, konup göçtükleri ve tabiat içinde yaşadıkları için, ‘sosyal dayanışma’ya da son derece ihtiyaç duyuyorlardı. Hem tek tek teyakkuz halinde olmalılar, hem de birbirlerine yardım etmeliydiler (‘Töre’ denilen kurallar sistemi belki böylesi bir mecburiyetten doğmuştu). Böylece, hem diri ve sağlıklı kalabiliyor, hem de hakikî bir sosyal ilişki kurabiliyorlardı. Roller, gerçekten ihtiyaç duyulan belirli fonksiyonlar üzerinde biçimleniyordu.
Yaşamları basitti. Eşya ile sürekli temas halinde olan pratik bir hayatları vardı. Tabiatla sürekli ilişki içindeydiler. Adeta, tabiat olduğu haliyle onlardan biri gibiydi. Bu yüzden, onu değiştirmek ya da ona hâkim olmak gibi bir fikir yoktu zihinlerinde. Bir şeyi önce sayısız farklı şekillerde kurgulayıp, sonra onu hayata geçirmek için uğraşmıyorlardı. Kendilerini zihnen ‘kâinat bütünü’nden ayrıştırmamışlardı. Kendi başlarına bir bütün değil, bütün içinde bir parçaydılar. Uzun dönemli projeleri yoktu. Yeryüzünde bir misafir gibiydiler (Bu noktada, hemen akla, Orta Asya’da göçebe olarak yaşayan Türklerin, İslâm’ı bu nedenle kolay benimsedikleri geliyor. Zira, İslâm da, insanı yeryüzünde bir misafir olarak kabul eder).
Nefisleri kalınlaştıracak ülfetten de uzaktılar. Hayvancılık ve küçük ölçekli tarımla uğraştıkları için rızka ilk halinde muhatap oluyorlardı. İşlenmiş besin ya da mal pek olmadığı gibi, stok da yoktu. Yağmur yağmadığında ürünlerindeki azalmayı bizzat tecrübe ettikleri gibi, kendilerinin rızıklanması için sayısız sebebin bir araya getirildiğine de bizzat şahit oluyorlardı—en azından, görmek isteyenler için yapı buna müsaitti!
Gelgelelim, yerleşik hayatta, yani şehirde, göçebe hayatta görülen bütün bu olguların tam bir ters-çevrimini buluruz. En temelde, yerleşik hayatla birlikte, insan ile tabiat arasında hem zihnen hem de maddeten bir ‘mesafelenme’ yaşandı. Denilebilir ki, bu mesafelenmeyle yerleşik hayata geçildiği gibi, hayat yerleşikleştikçe de söz konusu mesafe arttı.
Bu süreçte, insan evvelâ göçmeyi bırakıp kondu. Önceleri altlarından kayıp giden, üzerinde ‘emaneten’ durdukları toprak, vatanları oldu. Yüklerini yere indirip, sahiplendiler onu. Sonra da, güvenlik gerekçesiyle, kendilerini tabiatın doğal çevrimlerinin dışına çıkarmaya çalıştılar. Yağmurdan, selden, güneş ışıklarından, yabanî hayvanlardan vs. kendilerini ‘mesafelendiren’ yapılar inşa ettiler. Binalar, yollar, köprüler kurdular. Böylece, insanın çevresi, tabiattan ayrı, kendi yaptıkları şeylerle çevrelendi. Tabiattan nitelik olarak farklı bir çevre oluştu. İnsan, artık şehirde yaşıyordu.
Diğer taraftan, bundan sonra (sürekli) göç olmayacağına göre, mal ve erzak depolanmasında da bir beis yoktu. Ve herkes, kendi hanesinde mal biriktirmeye durdu. Hem, zahiren, tabiata büyük bir ‘üstünlük’ sağlanmıştı. Ancak amaçlanmayan bir şekilde, tabiata karşı bu üstünlük—göçebeliktekine kıyasla—sosyal hayatta dayanışmanın azalmasını netice verdi. Ve önceleri yan yana olan konumlar, karşılıklı olmaya başladı, insanlar, kendini, tabiatı ya da yaptığı işi değil, başkalarını gözetlemeye başladılar. Kıskançlık ve hırs duyguları keskinleşti. Hırs ve kıskançlıkla mal biriktirme aşırılaştı. Sosyal yaşamda, en küçük topluluklar arasında bile, acımasız bir rekabet görülmeye başladı. Zira, zenginlik beraberinde iktidarı getiriyordu. Giderek kendini belli etmeye başlayan devlet ve devletlûlar sınıfı, malı mülkü daha çok olanlar arasından çıkıyordu. Neticede, İbn Haldun’un da ima ettiği gibi, ahlâksızlık ve kentleşme, bir sarmaşığın iki dalı gibi kıvrılarak büyüdüler.
Sonuçta, insanların çoğu, tabiattan kopartılmış şehirde birbirlerine düştüler. Yeri ve göğü unuttular. Bunlar arasındakileri düşünmeyi de bıraktılar. Ebediyet tevehhüm ettiler. Kendi adlarına hareket etmeye başladılar. Küll, yani bütün olarak algılanan şey Tanrıdan mâsivaya, oradan kâinata, insanlığa, millete, etnisiteye... ve nihayet ferde geriledi. Aile bile tam mânâsıyla bir bütün ifade etmez oldu. Pratik açıdan bunun anlamı, insanın şehrin kolayca ezebileceği nisbette küçülerek ‘mikro’laşmasıydı...
Günümüze kadar gelen süreç, çok kabaca böyleydi. Çoğu insan için, olan buydu. Ancak, herkes için de doğru değildi bu.
Sözgelimi; kuşkusuz, zamanında göçebe olup da kendini yeryüzünde misafir gibi algılamayan birileri olmuştu. Yahut, şehirde yaşadığı halde mal biriktirme derdinde olmayan birileri, bugün hâlâ aramızda yaşıyorlar. O halde, toplumsal yapılar üzerinden deterministik bir çıkarım yapmak, doğru sonuçlara ulaştırmaz bizi. Toplumsal yapılar, insana ait konularda deterministik anlamda bir ‘zorunluluk’ ifade etmezler; olsa olsa insanı belli bir yönde düşünme ve davranmaya ‘zorlarlar.’ Meseleyi belki şu şekilde de ifade etmek mümkün: Belli bir toplumsal yapı (şehir hayatı), başka bir yapıya (göçebe hayatı) göre, diyelim ki ahlâklı olabilme açısından daha zor şartları ihtiva edebilir. Ancak, çoğunluğun aksine, bazı insanlar bu zor şartları aşabilecekleri gibi, başka bazıları nisbeten kolay şartlarda daha kolay engellere takılıp kalabilirler.
Sonuç olarak, etrafını çizmeye çalıştığım tez şu: Günümüzde şehirde insanlar büyük problemler içerisinde kilitlenip kalmışlardır. Bu problemlerin kaynağı, tarihsel süreç iyi takip edilirse, ‘büyük kopuşlar’ın paralelindedir. Sözgelimi, tabiattan kopuş böyledir. Göçebelik ile kentleşme arasında ahlâk noktasında yaşanan fark, tabiattan (fıtrattan) kopuş farkıdır.
Elbette, çözüm için şehirleri yıkıp göçebe devrine geri dönmek önerilemez. Şehir kendi başına problemin kaynağı değildir çünkü. Şehirde tabiatı, yer ile göğü, ve en önemlisi, bütün bunları Yaratan’ı unutmaktır asıl problem. Şehri asıl, dışındaki her şeyi de arızî ve önemsiz görmektir. Dolayısıyla, çözüm, en başta ayrılmaz bir bütün olarak algılanan (ve kendilerinden adım adım ‘kopulan’) mülk-Mâlikü’l-Mülk ilişkisini yeniden kurup, bütün bir insanlık serüvenini bu çerçevede özümseyebilmektedir. Belki, şehirde yaşadığı halde ‘göçebe ruhu’ taşıyabilmektedir.
Bu, hiç de imkânsız değil aslında. Zira, belki kafamızı biraz daha kaldırmamız gerekecek ama, gök hâlâ orada ve gökyüzü hâlâ yerinde duruyor!
…
GÖÇEBE ÖZGÜRDÜR!
“...Soyluluk ve özgürlük birbirinden ayrılmaz iki kavramdı ve göçebe özgürdü. Çölde bir insan, mekâna hükmettiğinin bilincindeydi; bu hükmetme sayesinde de bir bakıma zamanın baskısından kurtuluyordu. Çöl insanı, çadır bozarak geçmiş zamanı silebiliyordu; zamanı ve yeri henüz belirmediği için, yarın bir hüsran olarak görünmüyordu. Fakat şehirli insan bir mahpustu. Onun bir yerde sürekli kalmak zorunda oluşu her şeyi çürütüyor ve—dün, bugün, yarını—zamanın gayesi haline getiriyordu. Şehirler bozulma yerleriydi. Şapşallık ve tembellik onların duvarları arasına gizlenmiş ve insanın uyanık ve tetikte oluşunu köreltmek için hazır bekliyorlardı. Orada her şey, hatta insanın sahip olduğu en önemli özellik olan dil bile bozuluyordu. (...) Bu nedenle çölle bağlantı her nesilde yenilenmeliydi; ciğerler için temiz hava, dil için saf Arapça, ruh için özgürlük. Kureyş’in erkek çocukları, çölden bu faziletleri kapabilmeleri için, sekiz yaşlarına kadar çölde kalırlardı.”
— (Martin Lings (Ebubekir Siraceddin)’in Hz. Muhammed’in Hayatı adlı eserinden.)
