TR EN

Dil Seçin

Ara

İslâm’ı Doğru Tanıtmak

Doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e dair doğruluk ve güzelliği göstermenin kalbleri nasıl İslâm’a açtığına dair manidar bir hidayet öyküsü...

 

Elhamdülillah, denildiği gibi, karanlıktan aydınlığa çıktım ve on dokuz yaşındayken Müslüman oldum. Müslüman olmaya nasıl karar verdiğimi ve İslâm’a doğru uzun yolculuğumu, bana sıkça sorulduğundan, burada anlatmaya çalışacağım. Umarım benim ihtida öyküm başkaları için bir ilham kaynağı olur.

Tipik bir Amerikan kızı olarak yetiştim. ABD’de, anne baba ve bir kız kardeşten oluşan orta sınıf bir aile içerisinde dünyaya geldim. Babamın ordu mensubu olmasından dolayı pek çok yere gittik, fakat sonunda Virginia’da yerleştik. Ailemin Hıristiyanî bir geçmişi ve geleneği vardı, fakat anne ve babam çalıştıklarından dolayı bizleri kiliseye pek götürmezlerdi. Yalnızca tatillerde ve büyükbabamlara gittiğimiz zamanlarda kiliseyi ziyaret edebilirdik. Çocukken pazar günü derslerine gittiğimizi ve bize Hz. İsa ve Hristiyanlığın faziletleri hakkında bir şeyler anlatıldığını hatırlıyorum. Ancak ergenlik çağının ve hızlı yaşantının içinde bunlar bana çok yabancı gelmişti ve bunları hiçbir zaman günlük hayatımda uygulamaya koymadım.

İslâm ile ilk tanışmam dokuzuncu sınıfta dünya tarihi dersinde Washington DC’ye yaptığımız gezi sırasında buradaki İslâm Merkezi’ni ziyaretimiz esnasında oldu. Güzel bir bahar günüydü ve tabiî ki üzerimizde şort ve tişört vardı. Merkezin kapısında durdurulduğumuzu hatırlıyorum. Bizi durduran kadın “Allah’ın evine bu şekilde giremezsiniz.” dedi bize. Herkes buna gülmüştü; özellikle de erkekler. Çünkü, biraz sonra kadın elinde uzun beyaz etekler ve eşarplarla geldi ve cami içinde bunları giymemizi söyledi. Gariptir ki, o zaman kendi kendime “Bu kadar mühim olan ne?” diye düşündüm. İngilizcesi pek iyi olmayan biri bize kısa bir konuşma yaptı. Ergenlik çağındaki, din aklının çok uzaklarında olan benim gibi bir kız için, bu konuşma pek bir etki bırakmadı.

Aşağı yukarı bir buçuk yıl sonra yanımıza Suudî Arabistan’dan bir komşu taşındı. Taşındıklarından kısa bir süre sonra, bir akşam köpeğimi gezdirmeye çıkmıştım. Yeni komşumuz Ümmü Ali evlerinin önünden geçtiğimi görür görmez yanıma geldi. Bana çok kibar bir şekilde evlerine akşam yemeğine davet etti. Böyle sıcak ve nemli bir yaz günü önümde tepeden tırnağa örtünmüş, hiç tanımadığım bir kadın duruyordu; ve beni evine yemeğe davet ediyordu. Önce kesinlikle reddettim, fakat hiç vazgeçmeden ısrar etti ve sonunda beni ikna etti. Neden bu kadar ısrar ettiğini sorduğumda, “İslâm bize komşularımıza hürmet ve nezaket göstermeyi öğütlüyor. Şimdi siz bizim komşumuzsunuz ve bunu size göstermek durumundayız.” dedi.

Bu cevap karşısında şaşırıp kalmış, ama yine de içimde bir rahatlık hissetmiştim. Bu nazik kadında gerçek bir samimiyet hissediyordum. O akşamdan itibaren Ümmü Ali’yle ikimiz çok iyi arkadaş olduk. Bu, ikimiz için de yeni bir tecrübe idi. Onun daha önce gayrimüslim bir yakın arkadaşı olmamıştı, benim de Müslüman bir arkadaşım yoktu. Böylece, aramızdaki farklara saygı duyarak, ilişkimiz gelişti. Bu Müslüman hanımın çok iyi bir espri kabiliyeti vardı ve sıkça gülerdik. Çocuklarını çok severdim ve onları sanki kendi yeğenlerimmiş gibi görürdüm. Ara sıra dinî konularda konuşurduk, fakat bu hiçbir zaman zorlayıcı bir şekilde olmazdı. Ona ibadetleri, giyimi hakkında sorular sorardım. Ramazan’da beni her akşam iftara davet ederdi; oruç tutmadığım halde. Bana yaptığı davetin büyük kısmı sözleriyle değil, hareketleri ileydi. Bir insan, kadın, eş ve anne olarak ona karşı büyük saygı duymaya başladım. Kendisiyle barışık biri olduğu apaçık ortadaydı. O sıralar çok gençtim, fakat içimde bir şeylerin kıpırdandığını hissediyordum. Bu, meraktan veya tutkudan öte bir şeydi. İslâm’ı kendim için ciddi mânâda henüz düşünmüyor olduğum halde, farkına varmadan, bir başlangıç yapıyordum.

Üniversiteye başladığımdan itibaren hayatıma dair ciddi ciddi düşünmeye başladım. Yönü ve amacı neydi. Hayattaki ana gayem neydi? Neden bu gezegendeydim? Ne yapmak için, kime hizmet etmek için yaşıyordum? Hıristiyanî köklerime baktım, ancak bana o kadar yabancı geldiler ki, araştırmaya başladım.

Musevîliğe, Budizme, Hinduizme ve pek çok ‘izm’e baktım, fakat her birinde bazı hatalara rast geldim. Ümmü Ali bu sıralar hâlâ benimle beraberdi, sıkıntılı olduğumun ve yardıma ihtiyaç duyduğumun farkındaydı; fakat yine de o sevgi dolu tarzıyla beni hiçbir şeye zorlamadı. Hayal kırıklıklarımı ve korkularımı dinlemek için daima yanımdaydı, daima nazik ve ilgiliydi.

O sıralar çok çalkantılı bir zamanımda idim, ve bir gece bir rüya gördüm. Rüyamda her yanım karanlıklarla kaplıydı. Uzakta büyük bir ışık vardı ve altında sevgili arkadaşım beni yanına çağırıyor ama gidemiyordum. Uyandığımda hayretler içindeydim: Anlamı neydi bunun? Uzun gecelerden sonra farkına vardım ki, karanlık, yaşadığım hayattı, ışık ise İslâm. İşte o zaman şehadet getirmeye karar verdim. Önce Ümmü Ali’ye, sonra mescide giderek şehadetimi resmî hâle getirdim.

Hayatım o zamandan itibaren iyiye doğru inanılmaz bir değişim gösterdi. Artık hayal kırıklığına uğramıyor veya çelişkiye düşmüyorum. Hayatın ne anlama geldiğini ve bu dünyadaki amacımı biliyorum. Zamanımı boş yere gezerek, sahile giderek, sinemada tiyatroda uzun saatler geçirerek harcıyordum. Bunun ne kadar boş olduğunu şimdi anlıyorum. Şimdi gayem Allah’a kulluk etmek; önceki amacım ise kendime ve bencil ihtiyaçlarıma hizmet etmekti. Şu anda yirmi yedi yaşındayım, biraz daha büyüdüm ve biraz daha akıllandım. Müslüman olduktan dokuz ay sonra evlendim ve şimdi sevimli iki kızım var. Hayatım bütünlüğe kavuştu; ve, Müslüman olmaya karar verdiğim o geceden beri, hiçbir zaman dönüp geriye bakmadım. Yol uzun ve kolay değildi, fakat Allah’a inancım ve güvenim her zaman bana yetti.

(SUSANNA ABU SUVA)

 

Tercüme: Mustafa Yazgan