TR EN

Dil Seçin

Ara

Makine ya da Sâmirî’nin Böğüren Buzağısı / Fıtrat Yazıları

Tarihin sonu’ iddiasında bulunanlar bir tarafa, birçok tarihçi, son iki yüzyıldır tarihin çok hızlı akmakta olduğunu söyler. Bundan olsa gerek, saygıdeğer tarihçi İlber Ortaylı ‘İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ derken, Osmanlının on dokuzuncu yüzyılını kasteder. Yine o yüzyılda çok fazla şey yaşandığından dolayı, nisbeten yakın bir tarih dilimi olmasına rağmen, üniversite sınavına giren öğrenciler de en çok o yüzyıla ait tarih sorularında çuvallarlar.

Peki, son birkaç yüzyıl içinde tarihi hızlandıran nedenler ne idi? Kuşkusuz, bunu anlamak için, konunun öncesine bakmak gerekir. Ama burada bütün detayları aktarmak da mümkün olmadığına göre, en iyi metot sanırım temel noktaları biraz öyküleştirerek anlatmaya çalışmak olacaktır.

 

Her şey ‘Aydınlanma’yla başladı

Her şey ‘Aydınlanma’yla başladı dedik ama, o da Rönesans’la başladı aslında. Fransızca bir kelime olan Rönesans, ‘insanın yeniden doğuşu’ anlamındadır. Bu ifadeden kasıt ise, insan ile Allah arasındaki bağın koparılması ve insanın yeryüzündeki hareketlerinde serbest kalmasıdır.

Daha önceki hâkim zihniyette, insan tabiatla din veya benzeri algılamalar dolayımında ilişki kurardı. Ya da en azından, tabiat ile kendisi arasında bir bütünlük görürdü. Aydınlanmayla birlikte ise, insan bu bütünlüğü parçalamış ve karşısında duran tabiatla ilişkisinin yöntemi ve biçimini tamamen kendi uhdesine almıştır.

Bu, kuşkusuz, o zamana dek süregelmiş hâkim tasavvuru tepetaklak eden bir zihinsel dönüşümdü. Zira, insanın içinde yaşadığı dünyayı paylaşımda bulunduğu bir şey olmaktan çıkarıyor; bir ‘özne’ olarak insanın karşısında öylece duran bir ‘nesne’ konumuna yerleştiriyordu. Böylece, ‘harmoni’, yani âhenk ve uyum, yerini ‘çatışma’ya bırakıyor; tabiat ile insan arasında amansız bir mücadelenin kapısı aralanıyordu.

 

Modern bilimin katkısı

Bu teorik çatının kurulmasında aslan payı, kuşkusuz, modern bilime aitti. Zira, modern bilim, ‘aklı göze indiren’ bir bakışa sahipti. Bütün anlamlandırmalarını ‘görünen âlem’ üzerinden yapmakta ve onunla sınırlı tutmaktaydı. Bu bakışta ‘görünen’ bir faaliyetin nedeni ya da nedenleri yine ‘görünenler’ arasında bulunmak zorundaydı. Başka bir deyişle, her bir faaliyeti ‘kendi içinde’ izah etmeniz gerekiyordu. Bunun yöntemi de çok geçmeden ‘keşfedildi’: faaliyet içinde, gözle görülen unsurlardan birine ‘etkinlik’, diğerine ‘edilgenlik’ atfetmek. Sinema diliyle söylenirse; önceki karede görünen şeyi ‘sebep’, sonraki karede görüneni de ‘sonuç’ diye isimlendirmek. Bu şekilde, yan yana görülen her şey ama her şey arasında öncelik ve sonralığına göre sebep-sonuç ilişkisi kurmak mümkün oldu. (Gerçi önceleri de, sebeb-sonuç ilişkisi, Aristo’nun bahsettiği ‘tabiatın amaçlılığı’ ya da din bağlamında Yaratıcının âdeti—âdetullah—şeklinde bir algılamayla var idi; yani, bu ilişkinin, daha üst/dikey bir referansın altında ve ona bağımlı olacak şekilde yeri vardı. Fakat, modern bilim söz konusu ilişkiyi özerkleştirerek tamamen maddeci/yatay bir yaklaşımla ‘tek geçerli referans’ konumuna yükseltti.)

Söz konusu sebep-sonuç ilişkisinde belirleyici olarak kabul edilen etken ise ‘kuvvet’ti. ‘Sebep’ kuvvetli, ‘sonuç’ ise zayıftı. Biri kuvvetini dayatıyor, diğeri o kuvvete maruz kalıyordu. İşte, kendini ‘yeniden doğmuş’ addeden insanların önüne muazzam ve kışkırtıcı bir ufuk koyan teorik çatı da buydu. Zira, ‘sebepler’i kontrolü altına alacak insan, ‘sonuçlar’ı belirleyebilirdi. Öyle ki, kâğıt üzerinde insanın ‘evrenin hâkimi’ olabilmesine dahi bir engel görünmüyordu, insanın, tarihi hızlandırmak için bundan daha iyi bir motivasyonu olamazdı.

 

Şimdi uygulama zamanı: Makinenin icadı

Elbette herkes bu derece fantastik bir bakışa sahip değildi belki. Ama, sebepler üzerine yoğunlaşma hususunda çok geniş bir fikir birliği de söz konusu olmalıydı ki, insanlar ‘kuvvetli’ nesneleri tesbit etmeye, onlardan düzenekler kurmaya ve o düzenekleri insanın iradesine tâbi kılmaya yönlensinler. Doğrusu, bu düşüncelerin yeşerdiği Avrupa kıtası için fazla uzağa gitmek de gerekmedi. Çünkü, çok büyük miktarlardaki demir cevherleri altlarındaydı.

Kuvvetli bir maden olarak demir ve türevleri sertti ve işlendikten sonra aldığı şekli kaybetmiyordu. Buhar basıncına ya da yanıcı bir sıvının basıncına rahatlıkla dayanabiliyordu. Üstelik, bir de düzenek içinde yanıcı sıvı sıkıştırılıp yakılırsa, ortaya çıkan yüksek basınç, hazneye alınan yeni sıvının da demir düzenekçe tekrar sıkıştırılmasını sağlayabilmekteydi. İşte bu, bir hareketin tekrar tekrar üretilebilmesi demekti ki, başlatmak için düğmeye basma hariç, insan müdahalesine ihtiyaç duymayan yeni bir icadın doğuşuna işaret ediyordu. Ve saat gibi tıkır tıkır işleyen ‘makine’ böylece tarih sahnesine çıktı...

Gerçi, makine insan müdahalesine ihtiyaç duymadan çalışan keşfedilmiş ilk düzenek değildi tarihte. Zira, su ve yeldeğirmeni, ondan çok önce Doğu’da keşfedilmiş ve kullanıma sokulmuştu. Ama makine onlardan çok farklıydı. Hareketini, akan sudan ya da esen rüzgârdan alan değirmen, tabiattaki ‘doğal akış’la uyumluydu. Tabiatla bağlantısını kesmemiş, onun doğal bir uzantısı veya parçası olabilmişti. Buna karşılık, makine, hareket aldığı unsuru da, tabiat bütünü içinde normalde bulunduğu halden kopartmakta ve kapalı bir düzeneğin içine yerleştirmekteydi. Bunun bir sonucu olarak; âdeta belirli bir düzen, bütünlük, hız ve faaliyetiyle tabiat bir tarafta; tamamen farklı nitelikleriyle makine başka bir tarafta kalmaktaydı. Bu anlamda, tabiata muhalif bir düzenek olarak makine, tarihte çok ciddi bir ‘kırılma noktası’ demekti.

 

Makine ve iktidar

Makine, her şeyiyle modern insanın belirlediği bir icaddı. Tabiattakinden apayrı bir düzene sahipti. Dahası, hızlıydı. Ve üzerinde çalışılırsa, daha da hızlanma potansiyeline sahipti. Ama hepsinden önemlisi, insanın tabiattaki hıza artık bağımlı kalmak zorunda olmadığının somut bir sembolüydü. Üstelik, bu hız, modern insana göre, güya tabiattakinden bir derece üstün bir ‘yaratma’ya da işaret ediyordu. Gelgelelim, makinenin meşruiyeti, sadece söz konusu üstünlük vehminden kaynaklanmıyordu. Bir o kadar da, makinenin üretime yaptığı ve yapacağı katkıyla alâkalıydı bu. Çünkü, makine üretim hacmini kat be kat artırma potansiyeline sahipti.

Ancak tam da burada hakkında karar verilmesi gereken bir soru ortaya çıkıyordu: Makine üretimi, sadece ihtiyaçların karşılanması amacıyla mı kullanılacaktı; yoksa başka bir amaçla mı? Eğer sadece ihtiyaçların karşılanması için kullanılacaksa, esasen makinenin hız potansiyelinin aşırı bir şekilde geliştirilmesine ve aşırı bir üretim sürecinde kullanılmasına pek de gerek yoktu. Çünkü, insanlar makineden önce de zaten üretiyor ve ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Makine buna ne katacaktı? Soru buydu. Bir ikincisi, eğer bir şey katıyorsa, bu, üretimin aşırılaştırılmasını gerektirir miydi? Modern insanın bu iki soruya da cevabı, kendinden emin bir ‘evet’ oldu. Birincisi, “Evet, makine tabiatta ‘öylesine’ duran unsurları işleyerek insanın hayatını kolaylaştıran rafine ürünler imal etmektedir. İşte, makinenin kattığı budur.” İkincisi, “Bu ürünler diğer insanlara cazip geleceği, bize de bunların satışından elde edilecek kâr ve iktidar cazip geldiği için, fazla üretmekte bir beis yoktur; bilakis fazla üretmek lâzımdır.”

Doğrusu, gerekçeler gayet mâkul görünüyordu. Ama her şeyin tozpembe olmadığı, ya da birileri için olmadığı da kısa zamanda anlaşıldı. Çünkü, makinelerin cem ettiği fabrikalarda üretime başlandığında, bu üretim biçiminin çalışan için hiç de kolay şartlar içermediği görüldü. Evet, bir ücret alıyorlardı, ama makinenin hızlı ritminin de esiri oluyorlardı. Anlaşılan, makinelerin içine doldurulduğu yüksek duvarlar, kendilerinden ziyade, ‘duvar sahipleri’nin menfaati içindi. Zira, ‘makine hızlı üretim-kâr-iktidar’ zinciri iyiydi de; işin cefasını yığınlar çekiyor, sefasını birkaç zengin sürüyordu. Açıkçası, işçi olmak ömür boyu sürecek bir yaşam biçimiydi ve hiç de vaad edildiği üzere konforlu bir şey değildi. (İnsanın nihaî hedefi konfor mu olmalıydı? O da ayrı bir konu.) İşte, sistemin ipliğini pazara çıkaran da bunlar oldu. Anlaşıldı ki, makine, üretim, ihtiyaç... hepsi hikayeydi. Her şey, zincirin son halkası içindi!

Dolayısıyla, teorik arka planı ne kadar problemli olsa da, asıl problem makinenin üretimin bir parçası kılınması değildi. Asıl problem, insanların hayatlarını tamamen makine üretimine—onun hızına—göre ayarlamaya başlamış olmalarıydı. Makinenin insanın tüm hayatını kuşatan belirleyiciliğine, tutsaklaştırıcı niteliğine ve bu çerçevede dayattığı her sonuca razı olunmasıydı. Makinenin insanın önüne geçirilmesiydi. Kuşkusuz, bundan, fabrika sahipleri kadar, onların ayartmalarına—iktidardan pay kapmak umuduyla—uyan yığınlar da sorumluydu.

 

Sâmirî’nin böğüren buzağısı

Bu yaşananlar, doğrusu bir Benî İsrail kıssasına ne kadar da çok benziyor!

Bilenlerin bildiği üzere, Hz. Musa, Allah’la mükâleme etmek için Tûr Dağına çıkmadan önce Cebrail aleyhisselam yanına gelmiş ve onunla konuşmuştur. Hz. Musa, Tûr’a çıktıktan sonra, Cebrail’in bastığı toprağı tesbit eden Sâmirî adındaki kişi, altından yapmış olduğu bir buzağı heykelinin üzerine bu toprağı serpmiş ve buzağı canlıymış gibi böğürmeye başlamıştır. Sâmirî, daha sonra orada bulunan tüm Benî İsrail’e tapmaları gereken ilâhın bu böğüren buzağı heykeli olduğunu söylemiş ve insanları böylelikle saptırmıştır.

Adına Endüstri Devrimi denilen mevzubahis süreçte yaşananlar da, bundan aşağı kalır değil gibi. Sâmirî’nin böğüren buzağıyı Benî İsrail’e bir ilâh olarak sunması gibi, ‘böğüren makine’nin sahipleri de, ahaliye makineye kayıtsız şartsız ittiba etmelerini telkin etmişler; onlar da buna uymuşlardır. Sâmirî’nin buzağısı böğürmesiyle kalsaydı bir problem olmayacağı gibi; tek başına makine üretimi de insanın önüne geçirilmeseydi, bir problem olmazdı.

Öyle ya da böyle; neticede, makinelerin istihdam edildiği fabrikalar marifetiyle, ‘Endüstri Devrimi’ dediğimiz devrim on sekizinci yüzyılda gerçekleşti. Ve tarih, daha önce hiç şahit olunmadık bir şekilde, makinenin ayrıksı hızıyla ‘hormonlu’ bir ivmeyle hızlanmaya başladı.

 

Endüstri Devrimini tamamlayan süreçler

İşte, bugün içinde yaşadığımız dünyanın temel çatısı ya da iskeleti, sürecin dinamiklerini coşturan bu iki devrimle, ‘Aydınlanma’ ve endüstrileşmeyle kuruldu. Özellikle on dokuzuncu yüzyılca tarihi hızlandıran temel etkenler bunlar olduğu gibi, bunlara bağlı olarak dönüşmek zorunda kalmış çevresel dinamikler de bu hızlanmaya katkı yaptı. Ki, en önemlileri, kentleşme ve ulus-devletinin yükselişidir.

a. Kentleşme: Özellikle son yüz elli yıldır sürekli ivmelenerek hızlanan kentleşmenin ardındaki temel etken, endüstrileşmedir.

Her şey, fabrikanın insan yığınlarını kendinden ‘sebeplenmek’ üzere bir mıknatıs gibi kendine çekmesiyle başladı. Yığınlar buna teveccüh gösteriyordu, çünkü değişen dünyanın cazibe merkezi fabrikaydı. Fabrika, iktidarın stoklandığı bir depoydu sanki. Bir şekilde dışarıda kalanın ezileceği, onun kapısından içeriye girenin ise zenginleşeceği fikri kabul görmeye başlamıştı. Ancak, bir sorun vardı. Makinenin hızı, işçilerin fabrikadan çok uzakta oturmalarını kaldırmıyordu. Peki, aileleriyle birlikte kalabalık bir işçi kadrosu fabrikanın yakınında nasıl ikamet ettirilebilirdi? İşte, bu soruya verilen yanıt, bugün büyük şehirlerin sıradan gerçeklerinden olan çok katlı bina oldu. Böylece, fabrika çevresinde mimarîden nasibini almamış çok katlı binalar inşa edildi alelacele.

Yaşam alanları, hızlı bir şekilde, fabrika merkez alınarak yeniden biçimlendirildi. Giderek, çok sayıda insan, fabrikaların etrafında daracık alanlarda çok katlı binalarda yaşamaya başladı. Zamanla öyle bir noktaya gelindi ki, bahçeden dahi vazgeçildi. Bahçelerin yerine çok katlı başka binalar dikilebilirdi!

Ve sonuçta, insanı ve onun sosyal hayatını son derece ihmal eden günümüz kentleri oluştu...

b. Ulus-devlet: Yine, ulus-devletlerin güçlenmeye başlamasının da endüstrileşmeyle ciddi bağlantıları söz konusudur. Bunun iki önemli nedeni var. Birincisi (ve daha çok ‘ulus’la ilgili olanı), fabrikada çalışan işçiler, mantıksal olarak, dinî motiflerle motive edilemezdi; dolayısıyla ‘Aydınlanma’nın çizdiği çerçevenin de yardımıyla, ancak ulus etrafında bir ‘birliktelik ruhu’ oluşturulabilirdi. (Bunun tek istinası, salt çalışıyor olmayı dinî bir vecibe olarak gören Püritenlerdir ki, onlar da önemli oranda Yahudilikten etkilenmişlerdir.)

Açıkçası, işçilere verilecek motivasyon, ancak ve sadece “Siz fabrikada çalışmakla sadece kendiniz için çalışmış olmuyorsunuz, aynı zamanda mensubu bulunduğunuz ulus için de çalışıyorsunuz.” şeklinde olabilirdi. Kapitalizmin teorisyeni Adam Smith’in Ulusların Zenginliği adlı kitabında dediği, tastamam buydu.

Ulus-devleti gerçek anlamda güçlü bir konuma getiren (ve daha çok ‘devlet’le ilgili olan) neden ise, ‘Aydınlanma’nın sunduğu zihinsel alt yapının etkilerini saklı tutarsak, kentleşmedir. Zira, kentleşmeyle birlikte, nüfuslar kitleler hâlinde yaşamaya başladı. Ve yoğun nüfuslu alanlarda doğal olarak yönetim problemleri ortaya çıktı. Bu kalabalık nüfusun kargaşaya düşmemesi için, hakem konumunda olacak bir yönetim aygıtına, yani devlete eskisinden daha fazla ihtiyaç duyuldu. Böylece, had safhada kurumlaşan, gitgide halktan kopuk bir yönetici sınıfın temsil ettiği ve de giderek gereğinden fazla şeye müdahil olmaya başlayan bugünkü devlet tipi ortaya çıktı.

 

Sonuç

Neticede, endüstrileşme, ‘aydınlanma’yı; ulus devlet ve kentleşme de, endüstrileşmeyi tamamlayan süreçler oldu. Ve bunlar, özellikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren, hepsi yekdiğerini gerektirdiği için, hızla iç içe geçip kaynaştılar.

Kuşkusuz, bunların hepsinden, pek çok sonuçlar hasıl oldu.

Söz konusu sonuçların başında, ekolojik dengenin bozulması gelir. Bunda en çok petrol gibi karbon oranı yüksek maddelerin endüstride ve motorlu araçlarda yakıt olarak kullanılması etkili olmuştur. Başta karbondioksit olmak üzere pek çok zehirli gaz bu aşırı kullanım sonucunda atmosferde bir tabaka oluşturmuş ve bu da günümüzün en acil sorunlarından birisine dönüşen ‘küresel ısınma’ problemine sebebiyet vermiştir. Zira, oluşan tabaka, güneş ışınlarının yeryüzünü terketmesini önleyip bir sera etkisi yapmaktadır. Böylece, atmosferde kalan güneş ışınları, dünya ısısının yüksek kalmasına neden olmaktadır. Yine bu yüzden, buzullar erimeye, sular yükselmeye ve kara alanları da küçülmeye başlamıştır. Keza, başka bir karbon gazı olan kloroflorokarbon, atmosferde yükselmekte ve güneşin zararlı ışınlarını süzen ozon tabakasının yer yer incelmesine, yer yer de delinmesine neden olmaktadır. (Başka birçok çevre cinayetinin yanında, sırf bunlar bile, modern insanın yeryüzünde—amaçladığının tersine—kendine nasıl bir ‘cehennem’ hazırlamış olduğunun göstergeleridir).

Bir başka temel sonuç, insanın insanlık açısından gerileyişidir. Zira, iktidar düşüncesi, insanın bakışını yeryüzünde ‘yatay düzlem’e indirgemiş ve insanın kendisine karşı yabancılaşmasına sebep olmuştur. Bugün insanların çoğu büyük kentlerin yüksek duvarları arasında şuursuzca gezinmektedir. Ve yapıların kalıcılık amaçlanarak yapılmış olması da, insanların çevreyi başka türlü biçimlendirebilme ihtimalini son derece azaltmıştır. Hatta, birçok insan, çevrenin başka türlü inşa edilebilir oluşunu hayal dahi edememektedir.

Velhasıl, sadece Batı medeniyeti değil, o medeniyeti kendine model alan dünyanın geri kalanı için de önümüzde çok kritik bir dönemeç bulunmaktadır. Bilindiği üzere, Batılı ülkelerde, tabiatın S.O.S. vermesi sonucu, bir nevi ‘hatadan geri dönme’yi içeren ‘doğal olan’ın yüceltilmeye başlandığı ve bu yönde önlemlerin alınmaya çalışıldığı bir süreç yaşanıyor. Fakat görüldüğü kadarıyla, başta endüstrileşmiş ülkeler olmak üzere iktidarı ellerinde bulunduranlar, söz konusu hatadan tam bir dönüşe pek de yanaşmıyorlar. Bunun bize fısıldadığı gerçek ise şu: İnsan eşyaya, tabiata ve kendisine bakışını değiştirmedikçe, pek de bir şeylerin değişmesi mümkün değil esasen. Dolayısıyla, naif bir yeşilcilik, sorunların çözülmesine asla yetmeyecektir ve yetmediği de görülüyor.

Hafızamızı bir yoklayalım: Bütün sorunlar, birkaç yüzyıl önce, iktidar peşinde koşulmaya ve dünyanın mesken edinilmeye çalışılmasından kaynaklanmamış mıydı ? O halde, sorunlar da, dünyanın bir misafirhane, âlemde nihaî ve asıl ilkenin ise adalet olduğunun kavranmasıyla çözüm yoluna girebilir. Bunun da ilk şartı, mülkü Asıl Sahibiyle ilişkilendirmektir.