TR EN

Dil Seçin

Ara

“Yabancılaşma”dan Yakınlaşmaya Doğru / Fıtrat Yazıları

Dünya hayatına gömülü her bakış,

yabancılaşma ve dolayısıyla depresyonla sınırdaştır.

 

Bilindiği gibi, ‘yabancılaşma’ terimi, Endüstri Devrimi’nden sonra özellikle Karl Marx tarafından gündeme getirilmişti. Marx, fabrikada işçinin fıtrattan kopuk yaşantısının onu kendisine ‘yabancı’laştırdığını öne sürmüştü. Bunda, makinenin kendine has kuru matematiksel düzeninin hayattar duyguları ve eğilimleriyle insanı kendine benzetmesi, kendi düzeyine geriletmesi büyük bir etkendi. Açıkçası, duygusuz ve tamamen rasyonel bir makineyle iştigal eden insan, zamanla ona benzemekte ve robotlaşmaktaydı.

Ne var ki, tarihsel seyir içinde, Marx ve takipçileri bu ‘yabancılaşma’ eleştirisinden bir fikrî açılım sağlayamadılar. Zira, insan doğasını odağına alan bu eleştiri, sonraları Marksistlerin ‘işçi’ değil de ‘işçiler’ (ve ‘onların çıkarları’) adına hareket etmeye başlamalarıyla, işlevsiz ve atıl kaldı. Çünkü, Marksistlerin derdi ve ilgi odağı, işçinin (insanın) doğasından ziyade, bir toplumsal sınıf olarak işçilerin iktidara sahip olmalarıydı. Ve bu yüzden de, devrim sonrası Rusya’da, işçinin kendine yabancılaşması hususunda hiçbir adım atılmadı. Hatta, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla insanın çevresine yabancılaşma süreci daha da azdırıldı (Zira, sahiplik insana bir tür yakınlık hissi verir).

Halbuki, ‘yabancılaşma’ tartışması, çok kritik ve önemli bir fikrî açılım imkânıydı aslında. Çünkü, yabancılaşma sadece makine-insan etkileşimi değil, aynı zamanda—çok daha derinde—insan ile bütün bir kâinat arasındaki ilişki ve etkileşime dair de imaları olan bir kavramdı. Makinenin insanı kendine yabancılaştırması tartışması derinleştirilseydi, ister istemez bu ikinci mesele de gündeme gelecekti.

Gerçi, Marksizm değil ama varoluşçu felsefe bu sorgulamayı bir nebze yaptı. Fakat, o da varlık ile insan arasında anlamlı bir ilişki kurmayı başaramadı. Hatta, tam tersine, insan ile varlığın yan yana bulunuşunu bir absürdlük (saçmalık) olarak değerlendirdi. Jean Paul Sartre’ın bir romanındaki kahramanın yaşadıkları, bunu bize gayet güzel tasvir eder:

Genç yaşta biri, sahilde yürümektedir ve yürürken yerden aldığı yassı taşları, denize doğru fırlatmaktadır. Taşlar, su yüzeyinde birkaç kez sektikten sonra denizin dibine doğru düşmektedir. Derken, genç, denize fırlatmak üzere yerden bir taş daha alır. Ama bu sefer denize atmaz ve taşa dikkatli dikkatli bakmaya başlar. Sadece taşa da değil, eline, kendisine, denize ve gökyüzüne... Ve işte tam o anda çevresi, yaptıkları, hatta kendisine karşı müthiş bir yabancılaşma hissi duyumsar. Kendisinin kim olduğu, yaptığı şeyi niye yaptığı, etrafındaki nesnelerin gerçek mahiyetinin ne olduğuna dair ‘karanlık’ noktalar, bütün varlığını kuşatır ve yoğun bir bilinmezliğin ortasında can sıkıntısıyla kalakalır...

Kesinlikle doğru: Varoluşçu felsefe bu ‘yersiz-yurtsuz’ konumuyla pek iç açıcı bir noktaya ulaşamamıştır. Ama gözden kaçırmayalım ki, modernliğin—Tanrı’yı dışarıda bırakan—‘yatay’ ilişkiler içinde ‘dünya cenneti yaratma’ kutsalına da kanmamıştır. Açıkçası, ne dine ne de modernizme prim vermiştir varoluşçuluk.

Bununla birlikte, ilginçtir, varoluşçu felsefe deneyimi, kendisi için değil ama dindar insanlar için imanları takviye edecek çok önemli bir sonuç ortaya çıkarmıştır. İnsanın, eşya ile doğrudan bir rabıta (bağ) tesis etmeye çalıştığında, kendi iç âlemini tatmin edecek hiçbir anlamlı neticeye ulaşamayacağını (insanın sonsuz arzularının sonlu şeylerle tatmin edilemeyeceğini) göstermiştir, istemese de, tüm çıplaklığıyla bunun kanıtı olmuştur.

Dolayısıyla, geriye tek bir seçenek kalmaktadır. O da, böyle bir bağın ancak eşya Sanii’ne nisbet edildiği takdirde kurulabileceğidir.

Bunun zeminindeki mantık silsilesine gelince:

Bir kere, gözümüz önünde meydana gelen işler, kendi içinde birbiriyle son derece ilişkilidir. Yani, bir emirle hareket eder gibi görünüyorlar. Öyleyse, bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyleyse ben yalnız değilim. O gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevkedip davet ediyor.”

İşte bu sözler, insanlık tarihinde insanın kendisine yabancılaşmasının çözümü olabilecek en güçlü anlamlandırma ve temellendirmedir. Ancak bu temellendirme sayesinde hem eşya hem de kendi varlığımız bize enîs olur, yakınlaşır. İnsanın bir anlam ve hedef kazanması ancak bu temel üzerinde mümkün olabilir.

Zira, ünlü dil felsefecisi Ludwig Wittgenstein’in da belirttiği gibi, ‘anlam, dışarıdan gelir.’ Yani, meselâ, bir çiçeği güzel (anlamlı) kılan şey, onu oluşturan atomlar, yapraklar ya da kokusu değil; onu (dışarıdan) algılayan insandır—onun bakışı, koklamasıdır. Tıpkı bunun gibi, insan da dahil olmak üzere yaratılmışları anlamlı kılacak olan şey de, onun dışında bir Algılayan’dır. Ancak, böyle bir Algılayan, eşya ile insanı ortak bir düzlemde buluşturur ve yabancılaşma hastalığının önünü alır. (Konu dışı ama, insanın kendi anlamının ona dışarıdan/yukarıdan ‘bildirilmesi’, yani vahyedilmesi de bu çerçevede çok anlamlıdır.)

Aksi halde, yabancılaşma aşılamaz. Ve insan, can sıkıntısı, hedefsizlik ve hayattan zevk alamama gibi duygular içerisinde salınır durur. Bu olumsuz duygular ise, bizi bugünlerde adından sıkça söz edilen bir psikolojik rahatsızlığa, ‘depresyon’a götürür. Şu halde, depresyon insanın kendine yabancılaşmasından doğan bir ruhsal sıkıntı hâlidir denilebilir.

Demek ki, insan kendisi ve çevresiyle ‘dikey’, yani Hakîm-i Mutlak dolayımında bir ilişki kuramadığı ölçüde, depresif olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Meseleyi daha pratik bir düzeye indirmek de mümkün: Sözgelimi, günün önemli bir kısmında bir makinenin başında çalışmak, insanın bakışını ister istemez ‘yatay düzlem’e kilitler. Ya da borsada sürekli para akışını takip eden, uykusunda bile yarınki para spekülasyonlarını düşünen bir borsacının durumu da böyledir. Yani, dünya hayatına gömülü her bakış, yabancılaşma ve dolayısıyla depresyonla sınırdaştır.

Gelelim bugüne: Bugün insanların kendine yabancılaşması ve depresyon riski, çok daha fazladır. Çünkü, akıl ve gönüllerinin daha büyük bir kısmı dünya işleriyle meşguldür. Üstelik, dünyada işler günden güne kötüye gidiyor. Endüstri Devrimi ve insanların sürekli tüketmeleri üzerine kurulu kapitalizm doğal sınırlarına ulaştı. Sermaye sürekli belirli ellerde toplandıkça, kalabalık nüfuslar tüketemez hâle geldi. Bu, üretimi de yavaşlatıyor. Ve fakir ülkelerden başlamak üzere, dünyayı büyük bir ekonomik kriz kuşatıyor.

Kim bilir, Marx’ın öngörüsü yıllar sonra gerçekleşmek üzere belki de. Marx, Avrupa’da emek-sermaye çatışmasını öngörmüş, ama bu çatışma endüstrileşmiş ülkelerin dünyanın geri kalanını—hem de kâr maksimizasyonunu gözeterek—sömürmesiyle aşılmıştı. Fakat, bugün zengin Kuzey ile fakir Güney arasındaki çatışmayı giderecek bâkir bir pazar kalmadı dünyada.

Kanaatimce, ilk anda ümitsiz ve çözümsüz gibi görünen bu fotoğraf, belki de çözüm için iyi bir zemin olabilir. Zira, geçen yüzyılların cafcaflı ideolojilerinin cilası iyiden iyiye dökülmeye başladı. Artık şimdi insanlar kendileri ve kurdukları medeniyet üzerine düşünmeye başlayabilirler. Hem giderek daha derinden hissetmeye başladıkları yabancılaşmayla şimdi daha fazla yüzleşmek zorundalar. Ne de olsa modernleşmenin sahte hedefleri bitti. Postmodernizmin eğlence dönemi de tad vermiyor artık.

Ne dersiniz, yanılıyor muyum?