Rüyaların yaşandığı o alacakaranlıklar ülkesinde, Terzi Mümin Amca’nın kızını gördüm. Elinde, Mümin Amca’nın gözlüğü vardı. Siyah kalın çerçeveli ve bir sapı kırık.
“Tamire götürüyorum.” dedi.
“Geriye bir tek bu mu kaldı?” dedim. Bir şey söylemedi.
Uyandım.
Henüz el değmemiş bir günün, billur sabahında, seyrek bir bahar yağmuru pencereleri tıpırdatarak, insana cam bir fânusun içindeymişçesine hisler yaşatmaktaydı. Ama beni uyandıran ne tıpırtı, ne de sabah serinliğinin tenimize verdiği ürperme.. Bir rüya ile uyanmıştım. Bu rüya günün geriye kalan bütün saatlerinde, zihnimi kendisi ile meşgul edecek ve derunî yaralarımıza merhem sürecek esaslı bir hakikatin kapısını aralayacaktı.
Bir süre daha seyrek bahar yağmurunun tıpırtılarını dinledim. Rüyada sorduğum o tuhaf soruyu bu sefer kendime sormaktaydım. Sahi, “Mümin Amca’dan geriye ne kalmıştı? Siyah kaim çerçeveli ve sapı kırık bir gözlük mü sadece?..” Derken, rahmetlinin usûl bilir, terbiye görmüş, Davudî sesiyle okuduğu ezanlar hatırıma ulaştı. Hem de tadından, tazeliğinden, hiçbir şey yitirmeden. Dizlerimde hâlâ kaldırım taşlarının izlerini taşıdığım o eski sokaklara, kiremit damlarıyla mütevazi evlerimize ve kirlenmemiş gönüllerimize yağmur gibi düşen “Allah-u Ekber”ler, “Eşhedû en lâ ilahe..”ler, “Hayye alâ selâ”lar...
Terzi Mümin Amca! Ruhuna binler rahmet. Senden geriye kalan, elbette kırık bir gözlük olamazdı. Baki-i Hakiki, yıllar önce senin nurlu nefesinle sayısız zerreye okutturduğu Ezan-ı Muhammedi’yi elbette fânî etmezdi. Baki kalan bu kubbede, bir hoş sâdâ idi...
•••
“Âvâzeyi bu âleme “mümin” gibi sal.
Bâkî, kalan bu kubbede bir hoş sâdâ imiş.
