TR EN

Dil Seçin

Ara

Hak Kavramı ve İnsan Hakları

İnsanca yaşamayı değerli ve anlamlı kılan kavramların merkezinde “hak” kavramı bulunuyor.

İnsanlık uyandıkça ve haklarına sahip çıktığı nispette hem hak kavramı zenginleşmiş, hem de uygulama alanı yaygınlık kazanmıştır.

İnsan hakları kavramının zenginleşmesinden bahsedildiği zaman, kazanılan hakların hem çeşitlenmesi, hem de bu hakların tekâmülü anlaşılmalıdır. Eski çağlarda bilhassa yaşama hakkı bir anlam ifade edip korunurken, zaman ilerledikçe ve son dönemlere gelindikçe inanma ve mülkiyet hakkı, çalışma hakkı, seçme ve seçilme hakkı, herkesin dilediği iş ve mesleği seçme hakkı, sosyal güvenlik, haber alma hakkı gibi yeni yeni haklar tanınmış ve elde edilmiştir.

Günümüzde insan hakları kavramının içeriğini geliştirmede ve daha geniş kitlelere kazandırılmasında önemli bir kurumlaşma gerçeği ile karşı karşıya bulunuyor ve böyle bir süreci yaşıyoruz. İnsan haklarının istismar ve ihlâllerine karşı kamu alanındaki korumacılık çabaları yanında sivil kurumlar da hatırı sayılır bir çaba içindedir. Temel hakların korunması, ulus devlet sınırları içinde ele alınan bir konu olmaktan çıkmış; daha önemlisi uluslararası kurumların ilgi ve etki alanına girmiştir.

Temel haklar açısından günümüzün korumacılık çabaları, sadece insanın siyasal otoriteler karşısında siyasal haklar çerçevesinde korunmasıyla sınırlı değildir. Temel haklar yelpazesi oldukça genişlemiştir. Sokak çocuklarının korunması, hatta çocuğun ailesine karşı korunması gibi önemli koruma alanları geliştirilmiştir Bu durum kişinin her yönden güvenlik içinde korkusuzca yaşaması demektir. Hatta hayvan haklarının bile günümüzde çok ciddi boyutlarda korumaya alındığı memnuniyetle görülüyor.

İnanan insanların nazarında haklar, Allah’ın ihsanıdır. Hak kavramı, Allah’ı tanımanın bir ölçüsü (vahid-i kıyasi) olarak insana verilmiştir. Belli haklara sahip olmak, yaratılıştan getirdiğimiz bir özelliğimizdir. Onun için Allah’ın gerek insanlara gerekse hayvanlara verdiği hakları geri almak veya sınırlamak mümkün değildir. Hele, hakların “keyfî kanunlarla” sınırlanması hiçbir şekilde kabul edilemez.

Temel haklar, kişiliğimizle bütünleşmiştir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, hiç kimse “cemiyetin selameti” gerekçesiyle de olsa, şahsî haklarından fedakârlık yapmaya zorlanamaz. Bu görüş, çağdaş hukuktaki, “kamusal yarar gerekçesiyle hürriyetlerin özüne dokunulamayacağı” yönündeki kuralın başka bir ifade şeklidir. Burada ifade edilmek istenen, hürriyetin sınırlanamayacağı olmayıp, özüne dokunulamayacağıdır. Zira, hiçbir hak ve hürriyet, sınırsız değildir ve olamaz. İnsanın toplum hayatı yaşadığı bir ortamda davranış ve tercihlerini belli kurallara bağlaması sosyal hayatın mecburiyetidir. Burada dikkat edilmesi gereken, temel hakların kullanılmasına imkân vermeyen, hakkın özünü ortadan kaldıran daraltma ve sınırlamalara meydan verilmemesidir. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, günümüz Türkiye’sinde “ifade özgürlüğü” üzerindeki tartışmalar ele alınabilir. Masum yorum ve değerlendirmelerin bile suçlanıp yargılanabildiği bir ortamda, ifade özgürlüğünün gerçek anlamda işlediğinden bahsetmek imkânı yoktur. Bu konuda kanunun keyfîliğinden bahsedilemese de uygulamaların “keyfî” olduğu genel ve haklı bir kanıdır.

Her yıl 12 Aralık’ta İnsan Hakları Günü kutlanır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insan haklarını korumaya almak ve iktidarları hukuk ihlallerine karşı denetlemek için bir şeyler yapma ihtiyacı duyulmuştur. İşte bunun için 1948 Aralık ayında İnsan Hakları Beyannamesi yayınlandı ve temel haklar uluslararası bir belgeye bağlandı.

İnsan Hakları belgesinde, yaşama hakkı, vatandaşlık hakkı, din, dil ve ırk ayrımı yapılamayacağı, herkesin kanunlar önünde eşit olduğu, seçme ve seçilme hakkı, dilediği inancı seçme ve gereklerini yapma ve yayma hakkı, vicdan ve ifade hürriyeti, mülkiyet ve iş edinme hakkı, seyahat hakkı gibi birçok temel hakkın insanlara tanınması gerektiği imza altına alındı. O günden bugüne bu belgelere imza atan ülkelerin, insan haklarına saygılı ve bağlı olmasını gerektirecek kurumlar oluşturulmakta ve bunların verdiği kararlar bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlar, suçlayıcı mahkûmiyet kararları olmanın ötesinde, öngördüğü tazminatlarla kayda değer bir önem ve anlam ifade eder hale gelmiştir. Türkiye, devlet olarak karşı karşıya bulunduğu iki binden fazla dava ile insan haklarını ihlal eden ülke görünümü ile ne yazık ki, başı çekmektedir.

İnsan hakları kavramı, günlük yaşantımızı etkilemesi ve belirlemesi kadar yaratılışımızda bulunan, benliğimizle bütünleşmiştir. Onun içindir ki, tarihin her devrinde hakların elde edilmesi ve korunması yolunda büyük mücadeleler verilmiştir. Ne var ki, insanlığa yakışır bir “insaniyet” statüsü kazanmak için bu hakları insana yakışır şekilde kullanmak da önemli bir sorumluluktur. İnsan hakları ile ilgili yıldönümleri, bize bu konulardaki hak ve sorumluluklarımızı hatırlatması bakımdan büyük anlam ifade ediyor.

İnsan hakları kavramı, bu dünyadaki misyonunu düşünen ve tartışan insanlar için ihmal edilemez bir değerler kaynağıdır. Bu yüzden sadece sosyal, ekonomik ve siyasi statü aracı olarak görülmemesi gerekir. Kişiliğimizin oluşumu ile hak kavramı arasında ayrılmaz bir bağ vardır. Onun içindir ki, “insanın hukuk-u dünyeviyesi ve uhreviyesi için gerekirse hayatını” verebileceği görüşü, bu kavramın insan hayatındaki maddi ve manevi değerini göstermesi bakımından çok anlamlıdır.

Kişi ve toplum hayatımızda bu kadar önemli yeri olan temel hakları geliştirmede kişi ve kurumların üzerine düşeni yapması hem insanlığın hem de çağdaşlığın gereğidir.