TR EN

Dil Seçin

Ara

Bilgi Çağında mıyız?

Televizyon seyretmek, gazete okumak, radyo dinlemek psikolojik tiryakiliktir. Zehir, tütün, alkol tiryakileri gibi bu tiryakiler de ancak gönüllü bir çaba ile bu durumdan kurtulabilirler. Kişiler, televizyon karşısında saatler geçirmeye, cinayet ve boşanmaları okumaya, resimli romanlara göz gezdirmeye, ya da radyo oyunları ve dans müziği dinlemeye boyun eğdikçe, bu alışkanlık doğuran dürtülerle birlikte gelen propagandanın etkisinde kalmayı da göze almalıdırlar.

— A. Huxley

…

Yirminci Yüzyıl’a herkes kendine göre bir ad takıyor. Kimileri de bu yüzyılın “bilgi çağı” olduğunu söylüyorlar. Ancak, bu adlandırma, hemen bir parantez açıp, “bilgi” derken gerçekte neyin kastedildiğini açık seçik ortaya koymamızı gerektiriyor. Çağımızı bilgi çağı diye adlandıranlar, bununla, kitle iletişim araçlarının geliştiğini, yaygınlaştığını, bunun sonucu olarak da, gittikçe daha çok sayıda insanın daha çok şeyden haberdar olduğunu söylemek istiyorlar. Ne var ki, biraz düşününce bir şeylerden haberdar olmakla, bir şeyleri bilmenin aynı şey olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.

Haberdar olmakla, bilmek arasında bir nitelik farkı olduğunu bilmeyenler sadece düz gazete okuyucuları, televizyon seyircileri mi?

Gariplerin Kitabı’nda, sadece sıradan insanların değil, “halkın eğitim görmesinden sorumlu olanların”, hem de bunların “en yüksek düzeyde, en iyi olanlarının” bizzat kendilerinin “baştan aşağı cahil” oldukları “bilgi”lerin anlaşılır, “iyi düzenlenmiş” türden bilgiler olması sonucu değiştirmez. “Zihin etkinlikleri onlara nasıl yürüyeceklerini, nasıl oturacaklarını, bir odada nasıl hareket edeceklerini, bir bardak suyu nasıl içeceklerini öğretmez.”

Halkın öğrenim görmesinden sorumlu olanların—üstelik en iyilerin—durumu bu olunca, gazetelerle, radyolarla, televizyonlarla ve daha kim bilir nelerle “haber bombardımanı”na tutulan, Japonların en yeni teknolojik harikalarından Brezilya’daki karnavallara kadar her şeyden “haberdar edilen” halkın nasıl içler acısı bir halde olduğu tahmin edilebilir.

Bitişikte oturan komşumuzun bile adını bilmeyen bizler, haritada dahi gösteremeyeceğimiz ülkelerin yüzde kaç oranında enflasyonla mücadele etmek zorunda olduklarından ayrıntılarıyla haberdarız. Ve bunun böyle olması, bazılarının işlerini kolaylaştırıyor.

Kitle haberleşme araçlarının bizi bir dünyadan haberdar ettikleri doğru; ama bu dünya, bizim yaşadığımız dünya değil, haberdar olduğumuz bir dünya.

Bu dünyanın bizi gerçekten ilgilendirip ilgilendirmediğini, daha doğrusu ilgilendirmesi gerekip gerekmediğini anlamak çok kolay: Okuduğumuz gazetenin herhangi bir nüshasını kabaca tarayacak olursanız, verilen haberlerden “haberdar olup olmamanın” yaşadığınız reel hayatla dolaylı ya da dolaysız hemen hiçbir ilişkisi olmadığını göreceksiniz. Şüphesiz, kendinizi biraz zorlarsanız en ilgisiz bir haberi bile kendi hayatınız içinde anlamlı gibi görünen bir yere pekala yerleştirebilirsiniz. Ama göreceksiniz ki, bunu bütün haberler için yapmanız mümkün. Demek ki, bütün haberler sizi ancak zihnî bir dolayımdan geçtikten sonra ilgilendirebiliyor.

Nitekim, profesyonel gazeteciler (veya daha genel bir ifadeyle “İletişimciler”), hedef kitlelerinde istedikleri zihnî değişiklikleri sağlayabilmek için bu “mekanizma”nın inceliklerinden faydalanmasını çok iyi bilirler. Bir başka vesileyle söylediğimiz gibi, gazetelerde değişik sayfalara serpiştirilen küçük küçük haberler, yorumlar, fotoğraflar arasında okuyucu açısından bir “tesadüfi”lik varmış gibi görünse bile, düzenleyiciler açısından durum hiç de böyle değildir.

Bunu anlamak için kimi tek bir haberin derinlenmesine çözümlenmesi, perde arkasının araştırılması işe yarayabileceği gibi kimi zaman da, bir gazetenin bütününü hesaba katmak gerekebilir. Hatta bazen de, gazeteler, farklı günlere yaydıkları bir programla hedef kitleyi etkilemek isteyebilirler: Bugün verilen bir haber, ilk bakışta ilgisizmiş gibi görünse bile, dün verilen başka bir haberin tamamlayıcısı olabileceği gibi, yarın verilecek bir yorumun hazırlayıcısı da olabilir.

İşte bu yüzden biz okuyucular bakımından “tesadüfi” olan pek çok şey, iletişimciler bakımından olsa olsa bir meslekî beceri ve ahlak meselesidir.