119 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Kâinat Sahipsiz Mi?

Kasım 2014, 455 333 Görüntülenme Eklenme Tarih: 15 Nisan 2020 17:57 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

Bir lambanın bile kendi kendine olamayacağı açık bir gerçek iken, küfre düşen bir insan güneşi, ayı ve yıldızları yaratıcısız, sahipsiz, maliksiz vehmeder.

Küfrün kelime manası, “örtme ve gizleme”dir. İmansızlık, bütün İlâhî hakikatlerin örtülmesi ve gizlenmesidir.

Bir çiçek resminin bile kendiliğinden çizilemeyeceğini her akıl sahibi kabul ettiği halde, kalpleri küfürle kararan insanlar, bahar mevsimini ve ondaki sayısız çiçekleri yaratıcısız zannederler.

Nur Külliyatında küfrün insan ruhunda yaptığı büyük tahribat üç ana madde halinde nazara veriliyor: Bütün kâinatın tahkiri, bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifi ve bütün insaniyetin terzili.

 

Bu üç madde üzerinde önemle durmak gerekiyor.

Kâinatın tahkiri: Her biri bir kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olan varlıkları bâtıl ilâhlara isnat eden, tesadüfe, maddeye, tabiata veren, yahut onları düşünmeye değer bulmayan insan kâinata ve ondaki her bir varlığa hakaret etmiş olur.

Üstat Bediüzaman Hazretleri bu konunun devamında, “şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi” olduğunu ifade ediyor ve bunu “Zira onlar, mektûbat-ı Rabbaniye ve merâyâ-yı Sübhâniye ve memurîn-i İlâhiyedirler” cümlesiyle açıklıyor.

Şu gördüğümüz eşyanın her biri kudret kalemiyle yazılmış Rabbanî bir mektuptur. Yazılan her harf, her kelime, her cümle İlâhî bir terbiyeden geçtiği için bu Rabbanî mektuplar bizim mektuplarımıza hiç benzemezler.

Misal olarak, kâinat kitabında bir harf hükmünde olan bir elmaya bakalım:

 ‘Elma’ kelimesi kâtipsiz yazılamayacağı gibi, Rabbanî bir kelime olan gerçek elma da Hâlık’sız, Sâni’siz olamaz. Bir kudret kelimesi olan o gerçek elmanın terbiye edilmesi bütün bir âlemin ortak çalışmasıyla gerçekleşir. Bu terbiyede topraktan, suya, bahara, yağmura, güneşe kadar çok şey görev yapar. Bizim yazdığımız ‘elma’ kelimesinin kâinatla bir ilgisi yoktur, bir terbiyeden geçmiş değildir. Dolayısıyla da yenilmez ve ondan elma faydası edinilmez.

Diğer taraftan mevcudat “merâyâ-yı Sübhâniye’dirler.” Yani, Sübhan olan Allah’ın aynalarıdırlar; O’nun isimlerini gösterir, sıfatlarını bildirir, ilan ederler.

Ve bütün bu varlık âlemi “memurîn-i İlâhiyedirler.” Kendilerine verilen görevi noksansız ve mükemmel olarak yerine getirirler.

Küfür bataklığına gömülen insan, o Rabbanî mektupları okuyamaz, bu aynaları seyredemez ve bu memurların, akılları hayrette bırakan faaliyetlerini göremez, yahut görmezlikten gelir. Bu ise onları önemsememek ve onlara manen hakaret etmek demektir.

 

Küfrün “bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifi,” olması bir önceki meseleyle yakından ilgilidir. Bir varlık, önemsiz ve vazifesiz olarak görüldüğünde, onda tecelli eden İlâhî isimlere önem verilmemiş olunur. Mesela, kâinatın bir küçük misâli olan kendi varlığımıza nazar edelim. Organlarımızdan da, örnek olarak, ‘gözümüzü’ düşünelim. Bu gözdeki ince ve derin hikmetler tıp ilminde ayrı bir saha olarak ele alınmış ve göz üzerinde nice kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmış ve nice tebliğler sunulmuştur.

“Mücessem lafz-ı manidardır, âlemde her mevcud.” (Mektubat)

Gözdeki bütün bu hikmetler ve mânâlar dikkate alınmadığında, gözün İlâhî bir sanat ve Rabbanî bir mucize olduğu bilinmez ve onda tecelli eden Basîr (görücü, gören) ismi nazarlardan gizlenir. Bu ise Basîr ismini tezyiftir, yani onu önemsememek, dikkate almamaktır.

 

Varlık âlemindeki bütün bu mucize eserleri doğru değerlendirmeyen insanlar, insanlık şerefinden de mahrum kalır, ayet-i kerimede haber verildiği gibi hayvandan daha aşağı düşerler. Bu ise, “bütün insaniyetin terzili” demektir. Allah’ın, ahsen-i takvimde yarattığı ve bütün esmâsını tecelli ettirdiği bu en şerefli mahlûk, küfür sebebiyle hayvandan çok aşağı düşer. Zira hayvan, aklı olmamakla birlikte kendisine verilen görevleri harfiyen yerine getiren itaatkâr bir memurdur.

Allah’a inanmayan, O’nun farz kıldığı görevleri yerine getirmeyen, bununla da kalmayıp imana, ibadete, ahlâka cephe alan, insanları küfre ve dalâlete düşürmeye çalışan bir insan, elbette hayvandan daha aşağıdır. Üstat Hazretleri böyle bir kimseye “cinnî şeytana üstatlık eden ey şeytan-ı insî” diye hitap etmekle onun şeytandan da aşağı bir varlık olduğunu ifade etmiş oluyor.

 

Bir başka Nur dersinde beyan edildiği gibi, hayvan bu dünyaya geldiğinde, kısa bir zamanda “bütün şerait-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur.” Hayvanların birçok ihtiyaçları önceden yaratılmış ve onlara ihsan edilmiştir. Bunları temin için çalışmaları, gayret göstermeleri, ilim tahsil etmeleri gerekmemiştir. Ne ayakkabıya muhtaçtırlar, ne cekete, ne paltoya. Ne eve muhtaçtırlar, ne komşuya, ne akrabaya. Ne geçmişi hatırlarlar, ne de geleceği düşünürler. Çok sade, bir o kadar da basit bir hayat sürerler ve kendilerine verilen fıtrî vazifelerini tam yerine getirerek bu dünyadan göçüp giderler.

Küfür; yeryüzüne halife ve bütün hayvanlara kumandan tayin edilen insanı, Allah’ın bu aziz mahlûkunu, bu en büyük İlâhî sanatı, “mânasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.” (Sözler)

‘Levha’ kelimesi, küfrün sadece insanın maddesine nazar ettiğine, ruhunu önemsemediğine, hattâ inkâr ettiğine işaret eder. Halbuki “Cesed ruhun hânesi ve yuvasıdır, libası değil.” (Sözler)

Ve insan, bu beden hanesinde bir süre kalacak, ondaki duygular vasıtasıyla bütün kâinatla ilgi kuracak, aklını iyi kullanarak Rabbinin marifetinde durmadan ilerleyecek ve sonunda o haneden ayrılıp, bu dünyadan daha güzel olan berzah memleketine göçecektir. Ve bu güzel yolculuk cennetle son bulacaktır.

İnsanı sadece maddesiyle değerlendiren küfür, insanın ruhuyla ilgili olan iman, ilim, marifet, muhabbet, takva, güzel ahlâk gibi ulvî değerleri perdeler. İnsan bedeni ise kâfirin nazarında, ölümle bozulmaya yüz tutan ve zamanla tamamen ortadan kaybolan “bir âdi levha” gibi olur.

Bu ise o çok kıymetli ruhun ‘terzili,’ yani rezil ve perişan edilmesi, çok aşağılara düşürülmesi demektir.

 

 


Kasım 2014, 455 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ahlâk-ı İlâhiye / Allah'ın Razı Olduğu Ahlâk

Ahlâk-ı İlâhiye, “Allah’ın razı olduğu ahlâk” yani “Kur’ân ahlâkı” demektir. Bütün sıfatlarını, kabiliyetlerini ve duygularını Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insan, ahlâk-ı İlâhiye sahibi olur. Bunun ana maddeleri “iman, salih amel, takva ve güzel ahlak”tır. Bunlara sahip olan bir kul, bu dünyada bir nevi cennet hayatı yaşadığı gibi, ahirette de ebedî sadete mazhar olur.

Devamı »

Kalp Aynanız Nasıl? / Nefisle Boyanmak

İnsanların Allah’ı tanımada en yakın delilleri, içinde yaşadıkları kâinattır. Kâinat kitabını okumada ve doğru değerlendirmede ise en büyük ve yegâne rehber Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bediüzzaman hazretleri bu İlâhî Ferman için “şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesini kullanır.

Devamı »

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »