TR EN

Dil Seçin

Ara

Ekmek Parasından Ötesi Lâzım

İnsanın ruhu ve bedeni vardır. İnsanın bedeni, ruhun elbisesi veya evi mesâbesinde kalmaktadır.

 

İnsanın ruhu ve bedeni vardır. İnsanın bedeni, ruhun elbisesi veya evi mesâbesinde kalmaktadır. Yani insan denilince ruh kastedilmektedir. Nasıl ki biz, kendi işimizle uğraşırken evimizi düşünmüyor ve onun her köşesiyle alâkadar olmuyoruz, aynı şekilde bedenimizin de bütün faaliyetleriyle zihnen alâkadar olmuyoruz. Meselâ; insan yürürken, otururken veya çalışırken mutlaka bir şeyler düşünür, fakat o anda bedeninden habersizdir. Çünkü beden ruh içindir, insanda asıl olan ruhtur.

Bu hale göre, bizim en önde gelen meselemiz, ruhen olgunlaşmak ve onu lâyık olduğu kemâlâta yöneltmektir. Sadece evde oturmak veya evinin ihtiyaçlarını görmek bir kimsenin gerçek vazifesi olamayacağı gibi, bedeni beslemek ve onun ihtiyaçlarını karşılamak da ruhun asıl gayesi olamaz. Bir kimse bu mertebeyi aşamadığı müddetçe, hangi dünyevî makamda bulunursa bulunsun, büyümemiş ve dar bir dairede boğulmuş demektir.

Nitekim, büyük insan denilince de, ruhen terakki etmiş ve kemale ermiş kimse anlaşılır. Yoksa bedenen büyük kimseye “büyük insan” denilmez. Bir insan, apartmanına kat ilâve etmekle kendisi yükselmediği gibi, bedenen veya maddeten ilerleme de insanı terakki ettirip olgunlaştırmaz.

Bir ağaç dahi sadece kendini beslemekle kalmayıp, başkalarını da beslemek için çalışıyor, onlara meyveler uzatıyor ve bu meyvelerle kıymet kazanıyor. Elbetteki bir insan da ancak, kendi ihtiyaç dairesinin dışına taşabildiği ve başta iman ve ibadet olmak üzere, ilim, ahlâk, lütuf ve ihsanlarla dolduğu takdirde kıymet kazanacaktır. Bu konuda bir örnek daha verelim:

Bir kimsenin bir kamyonu olduğunu ve bununla yük taşıdığını farzediniz. Bu kamyonun aylık kazancı ancak kendi yakıt parasını ve tamir masraflarını karşılasa ve hiç kâr bırakmasa, o kimse bu kamyonu kaç ay çalıştırır? Cevap bellidir…
Demek, bir kamyon dahi kazanç itibariyle kendi masrafını aşamadığı takdirde kıymetten düşüp faaliyetten men edilirse, biz hangi akılla bu dünyaya gelişimizin tek gayesini sadece ekmek parası kazanmak ya da bedenî ihtiyaçlarımızı karşılamak olarak düşünebiliriz. Elbette ki, her yarattığını pekçok hikmetlerle yaratan Hâlık-ı Hakîm, biz insanları sadece böyle basit ve cüz’i bir iş için bu dünyaya göndermemiştir.

İnsanın fıtrî ve gerçek işi, ancak Allah’a iman ve ona itaat etmektir. Çünkü maddesi itibariyle şu koca kâinatla beslenen, diğer bir ifadeyle, masrafı şu kâinat olan insanlar, elbette bu dünyaya maddî bir gaye için gönderilmemişlerdir. Yani, insandan beklenen netice maddî değil mânevî olacaktır.