TR EN

Dil Seçin

Ara

Güzel Allah'ım!.. / Dede ile Torun

Güzel Allah'ım!.. / Dede ile Torun

Sohbetimizi, Şairler Sultânı’mızın bir niyazıyla süsleyerek bitirelim: Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin; Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin…

- Canım Kızım!.. Seninle bugün yine Kâinat Kitabını okumak için bir gezinti yapacağız… Kuşları, böcekleri, balıkları; onlardaki hârika güzellikleri, hikmetleri görüp anlamaya çalışacağız… Ağaçları, meyveleri, çiçekleri; onların bizden istediği özel bir nazarla, can gözüyle, rûh kulağıyla bakıp dinleyeceğiz, sevip okşayacağız, öpüp koklayacağız…

- Onlar bize güzel görünmek mi istiyorlar?..

- Elbette!.. Senin şimdiden ayna karşısında, kolyeyi küpeyi kendine yakıştırmaya çalıştığın gibi, onlar da Yaratıcılarının lütfu ile kendilerine verilen türlü renkler, çeşitli kokular, zarif hareketler içinde ilâhi bir “defile” sergiliyorlar!..

- Güzel Dedem!.. Sen hep işin güzel yanını görür, düşünürsün. Ya akrepler, yılanlar, zehirli dikenli kaktüsler falan… Şimdi onlara da güzel mi diyeceğiz?.. Bazı akşamlar seninle güneşin batışını seyrediyoruz… O rengârenk düğünün neş’esini paylaşıyoruz… O güzel ama, geçen günkü şimşekli, yıldırımlı gök gürültülü korkunç sağanak da mı güzel?..

- O da güzel, o da güzel!..

Bak; yılanın zehri, kendini korumak, rızkını elde etmek ve avını yuttuğunda kolayca hazmedebilmek için hayati bir kimya harikası!..

O zehir, onun yaşama iksiri olduğu gibi, insanlar için de asırlardır bilinen bir panzehir, bir şifa kaynağı!.. Bilirsin, eczacıların, doktorların yakalarına taktıkları rozet, ilâç imbiğine dolanmış bir engerektir!..

- Evet Dedeciğim… Teyzemin eczanesinde de kocaman bir resmi var!..

- Akrep, çıyan, kaktüs, ısırgan gibi zehirli ve bize çirkin, tehlikeli görünen yaratıkların bile ilk bakışta fark edilmeyen faydalı ve güzel vasıfları vardır…

Bizim kısa bakışlarımızla, şer gibi görünen pek çok şeyde nice güzellikler, hayırlar gizlidir!..

- Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler!..

- Böyle, kalbimizi ferahlatan veli sözlerini hiç unutma!..

Fırtınalara, yıldırımlara gelince… Hepimizin bildiği “rahmet”, “bereket” sözleri, işi bir nebze açıklıyor… Şimşeklerin, göklerde kurulmuş, eh biraz gürültülü çalışan “kimyevi gübre” fabrikaları olduğunu öğrenmek ise, hikmetleri anlamada, “hayret” ve “şükür” penceresine yaklaşmada bir sonraki adımdır, Akıllı Kızım!.. Geriye kaldı, şimşek gürültüsünü tefekkür etmek!..

- Dedeciğim… Senin “musibet” dediğin deprem, sel, yangın, salgın hastalık, harp, mağlûbiyet, esâret… sürgünler, hicretler… Bütün bunların da “güzel” denebilecek yanları olabilir mi?..

- Yavrucuğum… Böyle hâdiseler ilk bakışta elbette birer felâket gibi görünüyor!.. Suçlu suçsuz, günahkâr mâsum, çoluk çocuk ayırmaksızın, herkesi kuşatıyor; yakıyor, yıkıyor, yaralıyor, öldürüyor!.. Bazan yârdan ayırıyor, yuvadan vatandan koparıyor…

Bütün bu dayanılması zor âfetler, Rabbimizi unutmuş isyankâr şerirler için peşin bir kahır ve cezâ oluyor!.. Müminler ve mâsumlar içinse, karşılığı Ebedi Cennet olan ağır bir “imtihan” ve neticesi itibariyle İlâhi Rahmet ve Lütuf hâlini alıyor; Şehitlik rütbesi kazandırıyor!..

- Benim küçük kuzenim depremde vefat etmiş… Sen hep diyorsun: o, cennetin sevimli bir kuşu oldu; altından ırmaklar akan bahçelerde uçuşuyor ve inşaallah bizlerle orada tekrar buluşacağı saadetli zamanları bekliyor, diye…

- Şüphesiz öyle, benim meleksimâ kızım!..

- Dedeciğim… Bir de, aklıma gelir hep… Rabbimiz, bütün bu âfetlerde iyileri kayırsaydı da bu dehşetli felâketler yalnızca kötülerin başına kopsaydı, daha uygun olmaz mıydı?..

- Yumuşak kalpli torunum!.. Rabbimiz dileseydi, senin temenni ettiğin gibi, inananlara bir nevi iltimas, “pozitif ayrımcılık” yapardı elbette; kim karışabilirdi?.. Ancak, dünya bir imtihan yeri!.. İnanan-inanmayan, mümin-kâfir, iyi-kötü bu “sınav salonu”nda seçilecek, belli olacak!..

Şayet, imtihanda, dersine çalışmayanlara el altından kopya verir gibi, dünyevi cezalar sadece inançsızlara gelseydi, ve inananlar hemen burada mükâfat görseydi, Allah’ın varlığı birliği, “gâib” (gayb) olmaktan çıkar, aşikâr olur ve herkes mecburen inanırdı!..

İmtihanın mânâsı kalmaz, dersi öğrenen de tenbellik edip öğrenmeyen de “pek iyi” alırdı!.. “Ebû Bekir’lerle Ebû Cehil’ler birbirinden ayrılamaz; aslı karbondur denilerek, elmas ile kömüre aynı değer biçilirdi!..”

Halbuki, gâibe inananlardır ki, “iman cevheri”ni elde edebilenler, ancak onlardır!.. “Gâib” ise, yalnızca kalp gözüyle görülüp bilinebilen, “sebepler perdesi”nin, “ülfet örtüsü”nün ve “evrim” gibi şeytanî paravanların gerisinde bir define gibi saklı, en büyük hakikatlerdir… Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve diğer iman esaslarına candan inanmak, kurtuluşumuzun giriş kapısıdır!.

- Başka kapılar da mı var?.. 

- Var ya!.. İnsan, altı adet pırlanta sütunlu o nûrânî “iman” tâkının altından geçerek “mümin hil’ati”ni giyer, kuşanır… Sonra, beş adet elmas direkli İslâm Kapısı’ndan da girerek Müslümanlığın şerefli madalyasını şükürle göğsüne takar!..

- Dedem, hatırladım: imanın altı, İslâm’ın beş şartı; bana öğretmiştin…

- Âferin, unutmamışsın… İlâve olarak bazı ince noktalar var… Onları hemen mi görüşelim yoksa sonraya mı kalsın… ha, ne dersin?..

- O da güzel, o da güzel derim!..

- Bu cevap da güzel!.. Demek, Rabbimizin yarattığı her mahlûk ve gerçekleşmesini murâd ettiği her hâdise, O’nun, başta Cemîl isminin gereği olarak, “güzel”dir, yerindedir, kusursuz eksiksizdir… İnce sırlar icabı, bu güzellik her zaman ve hemen âşikar olmayabilir… Ama, hikmetine ve neticesine bakıldığında, ayın güneşin doğup yavaşça yükselişi gibi, O Cemâl ufkundan bin bir güzellik tulû eder ve iki cihanı aydınlatır, nûra garkeder!..

Sohbetimizi, Şairler Sultânı’mızın bir niyazıyla süsleyerek bitirelim:

Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin;

Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin…