ARAMA SAYFASI

Ailede Beş Temel Özgürlük

Ailede Beş Temel Özgürlük

Aile, insanlığın ilk kurumu olarak bilinir. Hayata gözlerini açan bir bebek, ancak bir aile şemsiyesi altında medeniyet sahibi olabilir.

 

Ailede korunması gereken beş temel özgürlük nedir?

Aile hayatının çocuklar için bir esarete dönüşmemesi için hangi özgürlük sınırlarına dikkat edilmelidir?

 

Aile, insanlığın ilk kurumu olarak bilinir. Hayata gözlerini açan bir bebek, ancak bir aile şemsiyesi altında medeniyet sahibi olabilir. Ne var ki bu şemsiyenin zaman zaman özellikle ailenin yeni üyeleri için az ya da çok oranda bir esarete dönüşebildiğine şahit oluyoruz. Bu esaret nedeniyle insanlar kendilerine ait en temel hakları kullanamayıp şahsiyetlerini bilfiil açığa çıkartamıyorlar. Bu da, o insanların hayatında yaşamaktan zevk almama, anlam eksikliği, sıkıntı ve depresyon gibi rahatsızlıkları beraberinde getirebiliyor.

İşte, böyle bir neticenin ortaya çıkmaması için bazı düşünürler, aile içinde beş temel özgürlüğün korunması gerektiğini belirtiyorlar:

 

- Bunlardan ilki ve en temel olanı, “Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü”dür.

Burada kastedilen, bir ailede herkesin kendi algı mekanizmalarıyla olan biteni algılama özgürlüğüne sahip olmasıdır. Bu hak, aile üyelerinin olayları kendilerinin “tecrübe etmesine” izin vermesi bakımından çok önemlidir.

Söz gelimi, bu konuda fazla kısıtlanan çocukların dış dünyayı yeterince tecrübe etmemekten kaynaklanan birtakım problemleri baş gösterecektir. En başta, beş duyu vasıtasıyla dış dünya ile yeterli ve sürekli bir bilgi akışı sağlanmadığı için, düşünceler, daha ziyade hayalden beslenmeye yönelerek şahsiyetin gerçekçilik çizgisinden uzaklaşması söz konusu olabilir.

Oysa, dengeli bir duygu ve düşünce dünyası, temelde duyulardan gelen verilerin aklî kuvvetler tarafından işlenmesiyle vücut bulur.

 

- İkincisi, “Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü”dür.

Bu özgürlüğün olmadığı bir ailede, bireylerin önünde sadece iki seçenek kalır: ya inanmadığı halde otorite figürünün (örneğin; dede, baba, anne vs.) hoşuna gidecek şekilde konuşmak ya da pasif direniş sergileyerek susma hakkını kullanmak. Her iki hâl de, anormal bir durumdur ve—ilki daha fazla olmak üzere—bireyin ruh sağlığı açısından son derece zararlıdır.

Çünkü bireyin kendi düşüncelerini olduğu gibi ifade edememesi, kendisi olamamasını netice verir. Bu ise, bireyin kendisine yabancılaşmasını ve zamanla kendisinden nefret etmesine yol açabilir. Aslında bu nefret, otorite figürünün bireye yansıttığı değersizlik ve sevgisizlik duygularının birey tarafından içselleştirilmesinin bir sonucudur.

Meselâ, babanın otorite figürü olduğu bir ailede, babanın çocuğuna kendi düşündüklerini olduğu gibi ifade etmesine izin vermemesi, “seni sevmiyorum, dolayısıyla senin ne düşündüğün de beni ilgilendirmiyor” mesajı taşır. Babanın çocuğuna verdiği şeyin sevgisizlik olması, öbür taraftan, babanın içinde de sevgi olmadığını, kendi bünyesinde başkasına verecek bir sevgi üretemediğini gösterir.

Sağlıklı bir ailede, bireyler kendi düşündüklerini olduğu gibi ifade edebilirler. Bu ifadelerin doğru ve yerinde olmaması elbette mümkündür. Ancak, burada aile büyükleri diyalog, müzakere ve tartışma kanallarını açık tutmak suretiyle ikna ve etkileme yoluna gitmelidir. Yoksa, susturmak veya belli şeyleri söylemeye zorlamak, aile büyüklerinin kendilerine olan özgüvenlerinin yetersiz oluşuna, sevgisizliklerine ve genel olarak sağlıklı birer ebeveyn olamadıklarına işaret eder.

 

- Üçüncüsü, “Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü”dür.

Bu da, yine, aile üyelerinin ifade hürriyeti kapsamındadır.

İnsan kendi ruhunda hissettiği üzüntü, sevinç, coşku gibi pek çok duyguyu ifade etmek ve paylaşmak ister. Fakat bazı aile yapılarında duyguların açıkça ifade edilmesi çeşitli nedenlerle hoş görülmez ve aile üyeleri duygularını gizlemek ya da bastırmak zorunda kalırlar.

Meselâ, çocukların akıllı uslu olmalarını bir yerde hareketsizce oturmaları olarak anlaşılan evlerde, çocukların coşkulu ifadeleri sürekli engellenir. Veya, kardeşler arasında kıskançlığın yaşandığı ailelerde, bu yöndeki duyguların ifade edilmesi yasak düzeyinde muamele görür.

Oysa, bu tip durumlarda duyguların açıkça ifade edilmesi ve ondan sonra düşünceye hitap edilerek adalet duygusunun düşüncede olgunlaştırılmasına çalışmak gerekir.

 

- Ailede beş temel özgürlükten dördüncüsü, “Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü”dür.

Toplum hayatında olduğu gibi aile hayatında da insanların kendi arzularını belirtme ve istemediği bir şeyi geri çevirme özgürlüğü bulunmalıdır. Aksi halde, aile üyeleri kendileri olma fırsatı bulamadıklarından dolayı yoğun bir yabancılaşma duygusuna boğulurlar.

Böyle bir durumun, yasaklı olan aile üyesinin psikolojik sağlığı üzerinde çok olumsuz etkilerde bulunacağı kesindir.

 

- Son olarak, her aile, üyelerinin “Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü”ne saygı duymalıdır.

Bu konu özellikle çocukların ileride hangi mesleğe sahip olacaklarının belirlenmesi sürecinde çatışma konusu olmaktadır. Ebeveyn çocuğu için kendi düşündüğü bir mesleği uygun görürken, çocuk eğer farklı bir meslek tercihinde bulunursa aile içinde ciddi çatışmalar yaşanabilmektedir.

Halbuki burada aile büyükleri gerekli uyarıları ve kendi düşüncelerini ortaya koyduktan sonra son kararı artık yetişkinliğe adım atmak üzere olan gence bırakmalıdırlar.