TR EN

Dil Seçin

Ara

1992 - Bir Yağmur Damlasının Hikâyesi

Gökyüzünden bir damla yağmur düşmesi için önce yoğunlaşma dediğimiz hadisenin gerçekleşmesi gerekir. Ve gökyüzünde küçücük, gözle görülmeyecek kadar küçücük katı parçacıklar olmazsa, su buharı yoğunlaşamaz... Yoğunlaşma demek, hava içindeki su buharının su damlacıkları haline geçmesi demektir. Bu katı parçacıklara ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ adı verilir.

İşte, hava içindeki su buharı, ancak bu çekirdeklerin üzerinde yoğunlaşabiliyorlar. Yoğunlaşma çekirdekleri olmazsa su buharı yoğunlaşamıyor, dolayısıyla ‘su’ haline, yani ‘bulut damlası’ haline geçemiyor.

Peki bu ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ nasıl şeyler?

Onlar katı, küçücük parçacıklar, toz ve tuz partikülleri, rüzgârlarla çöllerden savrulan minnacık kum tanecikleri, yanardağlardan fışkıran ve üst seviyelere kadar yükselen küçük volkanik tozlar, meteor (göktaşları) sağanakları sırasında atmosfere giren dev kütlelerin ufalarak incecik hale gelen parçaları ve nihayet tuzlu okyanuslardan havaya karışan ve sonra rüzgârlarla atmosferin yüksek tabakalarına kadar taşınan tuz tanecikleridir.

İşte bütün bu parçacıklara yoğunlaşma çekirdekleri ismi veriliyor.

Denizcilerin belki en fazla korktukları şey, fırtınaya yakalanmaktır. Korkunç dalgalar, köpüren, savrulan, çalkalanan, birbiri üzerine binen yüksek dalgalar... Dalgalanmaya sebep olan nedir?: Fırtına. Fırtına olmazsa, denizler çarşaf gibi olacak, ama, bu defa, fırtınalı, dalgalı denizdeki su yüzeyinden de küçücük tuz tanecikleri havaya karışmayacak... Böylece yoğunlaşma çekirdekleri meydana gelmeyecek ve yağış görülmeyecek.

Yağışın gerçekleşmesi için sadece denizlerden veya okyanuslardan havaya karışan tuz parçacıkları yeterli değildir... Şunu hemen hatırlatmak gerekir ki gök’ten dünyamıza, her saniyede ortalama 17 milyon ton su düşmektedir. Her saniyede 17 milyon ton yağmur suyunun yere düşmesi için, ondan daha fazla miktarda yoğunlaşma çekirdeklerine ihtiyaç olacağı şüphesizdir. O halde başka kaynaklar lâzımdır.

Bir bulutun içinde milyarlarca ‘bulut damlası’ denilen damlacıklar vardır. Bunların çapları çok küçük olup 0.01 mm. kadardır. Yani bir milimetrenin yüzde biri kadar büyüklükte... Halbuki, bu kadar küçük bir bulut damlası yere düşemeyecek kadar hafiftir. Bunun biraz daha derlenip toplanması, ağırlık ve hacim kazanması gereklidir.

Bulut damlasının olgun bir yağmur damlası haline geçmesi için, çapını birkaç milimetreye kadar çıkartması lâzımdır. Dikkat edin çıkartması lâzım diyoruz. Bu basit bir iş değil. Akıl ve ilim sahibi insanların bile değil yapmaktan, anlamaktan dahi âciz oldukları şu yüce sırrı, kendi başına o damlacığın elbette bilmesi ve yapması imkânsızdır.

Peki ama nasıl başaracak bu ince işleri o damlacık?

İşte bundan sonra, formüller, denklemler, hesaplar işin içine giriyor. Birçok gelişmiş ülke üniversitelerinin laboratuvarlarında bu konuda tezler tartışılıyor, makaleler, konferanslar ve seminerlerde bu konu işleniyor. Şu anda mevcut olan başlıca iki teori var:

Çarpışma ve birleşme teorisi dediğimiz birinci teori, bulut damlacıklarının birbirleriyle çarpışarak kartopu misalinde olduğu gibi, zamanla büyüdüğünü ileri sürüyor. Bu büyüme sonucunda, bulut damlası, artık havada kalamayacak kadar irileşiyor ve düşmeye başlıyor.

Diğer teori ise, bulut içi sıcaklığının 0°C’ın altında olduğu zamanlarda meydana gelen büyümeyi ele alıyor. Bu teoriye kısaca Bergeron Teorisi ismi veriliyor. Su buharı basıncının su ve buz üzerinde farklı değerler göstermesine dayandırılan bu teori, buz kristal çekirdeklerinin mevcut olma şartlarına bağlı kalıyor. Çok karmaşık işlemleri ve formülleri ihtiva eden bu teorilerin tamamını zaten çok az sayıdaki ilim adamları anlayabiliyor. Ancak bu formülleri anlayanlar, ne kadar az olursa olsun, her yağmur damlacığının bu işi mükemmel bir şekilde başardığı ve o karmaşık formülleri hiç şaşırmadan tatbik ettiği görülüyor. Ve bu özellikleri ile meydana gelen her damla, sonsuz bir ilmin pırıltılarını taşıyor.

Evet, nihayet damlacıklar meydana geldi. Ancak o minicik bir yağmur damlası 3000 metre yukarıdan, gittikçe artan bir hızla yere inseydi, dokunduğu şeyi âdeta bir mermi gibi delecek ve böyle bir durumda, her ‘rahmet’ten sonra, bir ‘felâket’ meydana gelecekti.

Ama hiç de öyle olmaz! Yağmur damlası, yer çekimi kanununu koyan O yüce kudretin emriyle, o kanunun hükümlerinden muaf tutulmakta ve gittikçe artan bir hızla değil de, sabit ve değişmez bir hızla yere süzülerek yağmura rahmet denmesinin sırrını ve onu yağdıran Rabbimizin merhametini apaçık bir şekilde ilân etmektedir.

Yüce Yaradanın buyruğu ve iradesi öyledir ki, yağmur damlaları; yavaş yavaş, incitmeden, yıpratmadan yeryüzüne düşsün. Toprak onunla dirilsin, çiçekler onunla açsın, başaklar onunla yeşersin, fidanlar onunla büyüsün. Kuşlar topraktan onun sayesinde yemlerini çıkartıp, sevinç çığlıklarıyla yavrularına götürebilsin... Açılan goncalarda kelebekler uçuşsun. Binbir çeşit kır çiçekleri, bembeyaz papatyalar, al renkli laleler açılsın... Her taraf İlâhi rahmetle dolup taşsın...

Bir gün yağmur yağarken, başınızı gökyüzüne doğru çevirip bir bakın, yüzünüze düşen o minicik damlaların üzerinde, okyanuslardaki serin dalgaların, çöllerdeki kum fırtınalarının, yanardağlardan püsküren volkanik tozların izlerine rastlayacaksınız.

O damlayı biraz daha dikkatle incelerseniz, bu izlerin gerçek SAHİBİNİ de mutlaka görecek ve O’nun sonsuz merhametine, yağmur damlaları adedince şükredeceksiniz.