İnsanlık ailesinin önemli unsurları olan kız çocukları ve kadınların sorunlarına dikkat çekmek, sahip oldukları hakları geliştirmek ve yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla tahsis edilmiş günler var. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü ve 11 Şubat Uluslararası Bilimde Kadınlar ve Kız Çocukları Günü tüm dünyada gündem oluşturan farklı etkinliklerle kutlanmakta. Bunlara Anneler Günü ile kadınlara siyasi, hukuki ve sosyal haklar tanınmasının yıldönümleri de eklenebilir. Bu vesilelerle kadınların toplumsal hayat içindeki rolleri, ailelerine ve dünyaya sundukları maddi manevi katkılar dile getirilmekte, toplumun tüm kesimlerinde farkındalık oluşması ve bir bilinç inşası hedeflenmekte.
İnsanlık ailesinin diğer yarısını teşkil eden erkekler için de, kendilerine tahsis edilmiş ancak ülkemizde pek bilinmeyen ve kutlanmayan özel bir gün var. “19 Kasım Uluslararası Erkekler Günü.” 1992 yılında Prof. Dr. Thomas Oaster adlı bir aktivist, kendi babasının doğum gününe atfen tüm dünyada böyle bir kutlama yapılmasını teklif etmiş ve Uluslararası Erkekler Günü ilk kez resmi olarak 1999 yılında Trinidad-Tobago’da kutlanmış. BM destekli bu uluslararası özel gün 2016 yılından beri dünyanın pek çok ülkesinde kutlanmakta.
Uluslararası Erkekler Günü kutlamaları ile cinsiyetler arası ilişkilerin geliştirilmesi, erkeklerin rol model olduğu durumların vurgulanması ve aile, toplum ve dünyaya yaptıkları katkılara dikkat çekilmesi amaçlanmakta. Yine erkeklerin sosyal, duygusal, fiziksel ve ruhsal sağlığı, intihar, babalık, aile içi şiddet ve işyeri ayrımcılığı gibi sorunlar hakkında toplumsal farkındalık oluşturulmaya çalışılmakta.
…
Uluslararası Erkekler Günü’nü, “dünyanın her yerindeki iyi niyetli insanlara, hayatlarındaki erkekleri ve herkesin iyiliği için topluma yaptıkları katkıyı takdir etmeleri ve kutlamaları için bir fırsat” olarak değerlendiren internationalmensday.com adlı web sitesinde 2023 yılı ana temasının “Sıfır Erkek İntiharı” olduğunu ifade ediliyor. Nitekim sitede yer alan iki TEDx konuşmaları formatındaki videolar izlendiğinde, uluslararası erkekler günü etkinlikleri ile dikkat çekilmeye çalışılan hususların, yaşanmışlıklar üzerinden anlatıldığı takdirde daha anlamlı hale geldiği görülüyor. Büyük meseleleri anlama noktasında küçük insan hikâyelerine kulak vermenin önemi bir kez daha karşımıza çıkıyor.
İlk videodaki konuşmacı eşi intihar eden Lori Prichard adlı bir kadın ve yaşadığı bu acı tecrübeden aldığı dersleri paylaşıyor dinleyicilerle. Erkeklerin intihar oranlarının yüzde kaç olduğu istatistikî bilgi olarak dağarcığımızda yer alabilir. Ancak görünüşte mutlu bir evliliği olan, eğitimli ve kariyer sahibi bir erkeğin, sevdiklerine hiç hissettirmeden yaşadığı depresyonla baş edemeyerek intiharla hayatına son vermesi gibi acı bir tecrübeyi, geride kalan en yakın kişiden dinlemek, olayın vahametini daha yakinen anlamamızı sağlıyor. Yakınlarımıza, sevdiklerimize daha bir hassasiyetle yaklaşmamız ve anlama çabasında olmamız gerektiği dersini veriyor. Birbiri ile konuşmak ama daha önemlisi birbirini dinlemek ne kadar önemli.
İkinci videoda ise belgesel yapımcısı Cassie Jaye, Amerika’daki “Erkek Hakları Hareketi” ile hesaplaşmak niyetiyle çekmeye karar verdiği belgesel filmi ile çıktığı düşünce yolculuğunu, sahip olduğu feminist bakış açısını sorgulama sürecini ve yaşadığı değişimi anlatıyor.
“2013’te düşmanlarımla tanışmaya karar verdim. 27 yaşında ödüllü bir belgesel film yapımcısı ve gururlu bir feministtim. Erkek hakları hareketinin karanlık taraflarını yumuşak karnını ortaya çıkarmaya kararlıydım. O an bu hareket hakkında bildiğim tek şey internetten okuduklarımdı. Kadın eşitliği karşıtı hareket eden bir nefret grubuydular. Daha önceki çalışmalarımın büyük bir bölümü kadın sorunları ile ilgiliydi. Şimdiye kadar kimsenin erkek hakları hareketi ile ilgili belgesel çekmediğini öğrenince, bunu kadınların eşitliği mücadelesine devam etme noktasında yeni bir imkân olarak gördüm.” diyen Cassie, 1 yıl boyunca Kuzey Amerika’da seyahat ederek erkek hakları hareketinin liderleri ve takipçileri ile görüşür. Uzun mesailer sonunda tamamladığı çekimlerle toplamda 44 kişiyi filme alır.
“Belgesel film yapımcılığında önemli bir kural vardır. Röportajı yapan kişi olarak, konuşmacının sözünü kesmezsiniz.” diyerek hatırlattığı bir hususu kendi önyargıları nedeniyle nasıl ihlal ettiğini anlatıyor devamında. “O an fark etmemiştim ama şimdi geriye dönüp baktığımda şunu anlıyorum ki, röportajlarımı yaparken aslında dinlemiyordum. Konuştuklarını duyuyordum ve kameraların kayıt yaptığını biliyordum, ama düşmanımın karşısında oturduğum o anlarda dinlemiyordum. Ne yapıyordum? İnanmak istediğim şeyi kanıtlayan yani “İşte kadın düşmanlarını buldum” dedirtecek bir cümle veya art arda gelecek birkaç kelime duymak için bekliyordum.”
Bunun farkına ancak çekimler bittikten sonraki yıl varmış olmasına da dikkat çekiyor. “Röportajlardan topladığım 100 saatlik görüntüyü inceliyordum. Yeniden oynatıyor ve duyduğum her kelimeyi özenle yazıya döküyordum ve bu süreç içinde anlamaya başladım ki, başlangıçta belli cümlelere verdiğim anlık tepkilerim aslında yersizmiş. Erkek hakları aktivistlerinin söylediklerini, asıl söylemek istedikleri bu ama yapmıyorlar önyargısıyla kendi kafamın içindeki cinsiyetçi ve kadın karşıtı söyleme eklemekteymişim.
Mesela bir aktivist, “ABD’de aile içi şiddete uğrayan kadınlar için 2000’den fazla sığınma evi var. Ama erkekler için sadece 1 tane. Çok sayıda saygın çalışma, erkeklerin de istismara uğrama olasılığının aynı olduğunu gösteriyor.” Ben ise onların söylediğini “Kadınlar için 2000 sığınma evine ihtiyacımız yok” şeklinde duyuyordum. Oysa söyledikleri bu değildi. Kadın sığınma evlerinin finansmanın kesilmesi gibi bir çabaları da yoktu. Tek söyledikleri şuydu: “Erkekler de şiddete maruz kalabiliyorlar ve ilgiyi ve şefkati hak ediyorlar.”
Bir başka örnek de intihar oranlarına gösterdiği tepki ile ilgili. “Bütün dünyada intihar edenlerin kabaca %78’i erkektir.” diyen aktiviste “Ama kadınlar daha fazla deniyor” diye anında karşılık veriyordum. Hâlbuki bu bir yarış değildi ki! Bense bunu bir yarışa döndürmüştüm. Neden sadece erkeklerin sorunlarını dinleyip anlamıyor erkek kurbanlara merhamet duymuyor ve gerçek kurbanların kadınlar olduğu fırsatçılığına atlamakta inat ediyordum?”
Erkek Hakları Hareketi ile ilgili belgeseli çekmeden önce 10 yıldır feminist olduğunu ve cinsiyet eşitliği konularında kendisini çok yetkin gördüğünü belirten Cassie, erkek hakları savunucuları ile tanışınca nihayet cinsiyet eşitliği denkleminin diğer tarafındakileri de dikkate almaya başladığını, onları dinlemenin ve dünyayı onların gözünden görmenin çok değerli bir şey olduğunu anladığını ifade ediyor. “Kadın eşitliğine karşı olan düşmanlar olarak bana tanıtılan bu adamlar, aslında kadın haklarını destekliyorlar ve basit bir soru soruyorlardı: “Erkek haklarını toplum neden umursamıyor?”
Belgesel nihayet Ekim 2016’da sinemalarda gösterime girer ve yığınla yazı, görüş ve eleştiri yağmaya başlar. Genç yapımcı, “Ancak o zaman medyanın cinsiyet siyaseti etrafında nasıl bir grupçuluk fikri güttüğünü yaşayarak gördüm. Zorlu bir ders aldım. Düşmanı insan olarak görmeye başlarsan, karşılığında kendi topluluğun seni insanlıktan çıkarabiliyor/canavarlaştırabiliyor. Bana yapılan şey de buydu. Filmde ele alınan sorunları tartışmak yerine, bir çamur atma kampanyasında hedef haline getirildim.” sözleriyle ifade ediyor yaşadığı süreci.
Bundan sonraki sözleri ise daha dikkat çekici. Her şeye rağmen bütün bu süreçte karşılaştığı en büyük zorluğun, filminin protesto edilmesi veya ana akım medyanın kendisine karşı takındığı tavır olmadığını belirtiyor. “Karşılaştığım en büyük zorluk, kendi önyargılarımdan arınmaktı. Görünen o ki bu çekimleri yaparken kendi şeytanımla da tanışmıştım. Bana doğru yaptığımı ve onların insanlık dışı olduğunu söyleyen şey düpedüz kendi egomdu.”
“Artık feminist olmadığım sır değil, ama belirtmeliyim ki anti-feminist de değilim. Bir erkek hakları savunucusu da değilim. Kadın haklarını hala destekliyorum ve artık erkek haklarını da önemsiyorum. Şuna inanıyorum ki, eğer cinsiyet eşitliğini gerçekten tartışacaksak, masaya bütün sesleri davet etmeliyiz. Gelgelelim şu anda bu yapılmıyor. Erkek grupları sürekli iftiraya uğruyor, yanlış bir biçimde nefret grupları olarak anılıyor ve sesleri sistematik bir biçimde kısılıyor. Bu iki hareketten biri bütün cevapları biliyor mu? Hayır. Ne erkek hakları savunucuları kusursuz ne de feministler. Ancak, eğer bir grup susturuluyorsa, bu hepimiz için bir sorundur.”
Konuşmasının sonunda tavsiyesi şu oluyor: “Önyargılarınızdan vazgeçin ve hakikaten, açık fikirle ve samimiyetle dinlemeye başlayın. Bu bizim kendimizi ve diğer insanları daha iyi anlamamızı ve birbirimize merhamet hissetmemizi ve çözüm için birlikte çalışmamızı sağlayacaktır. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz. Bunu yapmaya başladığımızda nihayet içten dışa doğru iyileşebiliriz. Ama bu mutlaka dinlemekle başlamalı.”
…
Kadınlar… Erkekler… İnsanlık ailesinin kurucu unsurları… Sahip oldukları özellikler ile hayatı kolaylaştırma ve güzelleştirme potansiyeline sahip insanlar başka bir ifadeyle. O halde 8 Martlar, 19 Kasımlar öncelikle insan olduğumuzu en çok hatırladığımız zamanlar olmalı. Tahsis edilen bu günleri ayrışma, kamplaşma ve ötekileştirme değil; birbirini dinleme ve anlama vesilesi kılmalı vesselam.
