TR EN

Dil Seçin

Ara

Cismâniyeti Bırak, Kalb Ve Ruhun Derece-i Hayatına Gir

Cismâniyeti Bırak, Kalb Ve Ruhun Derece-i Hayatına Gir

“Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” (Mesnevî-i Nuriye)

Bilindiği gibi, insanın manen terakkisinde ana rükünler “iman, salih amel, takva ve güzel ahlâk”tır. Yeme, içme ve uyuma, yardımcı hizmetlerdir. Onlara aslî hizmetlerden daha fazla zaman ayırmak ruhun terakkisine zarar verir. 

Nur Külliyat’ında, İbn-i Sina’nın şu ifadelerine yer verilir: “…Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır.”

Ancak, manevî terakki konusunu; sadece bunlarla izah etmek de çok eksik bir değerlendirme olur.

Mesnevî-i Nuriye’de geçen şu ifadeler manevî terakkinin üç safhasını nazara veriyor:

“Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” 

İnsan, ana rahminde, toprağa atılan bir çekirdek gibi, rahim duvarına yapışarak büyümeye başlar. O noktada başlayıp dokuz ay süren ve dünyaya gelişinden sonra da devam eden bu büyüme, kemale erme, zevale meyletme ve sonunda ölümü tadıp yeniden elementlere dönüşme safhalarının tümü, insanın nebatî ve cismanî yönüdür.

Görmesi, işitmesi, hareket etmesi, evlenip çoğalması ise insanın hayvanî yönünü teşkil eder.

İnsanlık akılla başlar. İnsan bu yönüyle bütün hayvanlardan ayrılır. Bu büyük nimeti yerinde kullanan insan, Bediüzzaman’ın tabiriyle “insaniyet-i kübra olan İslâmiyetle” müşerref olur.

Cismaniyeti bırakıp hayvaniyetten çıkmanın bir küçük misâlini, uyku ve rüya hadiselerinde bizzat yaşıyoruz. Uyuyan insanın yemeyle içmeyle bir ilgisi kalmadığı gibi his dünyası da harici âlemden elini çeker, başka âlemlerle temasa geçer. Uyku hadisesiyle bedenden bir derece ilgisi kesilen ruh, başka âlemleri görüyor, çok uzak mekânlarla temas kuruyor, vefat etmiş dostlarıyla görüşebiliyor; kısa bir zamanda çok işler yapıyor… O halde insan cismanî âlemden uzaklaştığı nispette kalb ve ruhun hayat mertebesine yanaşıyor.

İnsan yıldızlara bakar, güneşi seyreder ama o mekânlara gidemez; zira bedeni buna engel olmaktadır. O halde beden kaydına girmeyen melekler, bu hayat faaliyetlerini çok rahat ve çok ileri seviyede icra ettikleri gibi ruhu cismine galip gelen büyük zatlarda da bu mana bir başka şekliyle kendini gösterir. 

“Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sürat-i ruh mîzanıyla cereyan eder.” (Mesnevî-i Nuriye)

Vefat eden bir insanın ruhu da beden kaydından kurtulduğu için hayatî faaliyetlerinde büyük inkişaf olur. 

Kalb ve ruh âlemimize, cismimizden ve nefsimizden daha fazla önem verdiğimiz takdirde, biz de o manevî derecelere ulaşmanın yoluna girmiş oluruz. 

Ruhun tekâmül esasları her zaman aynıdır, değişmez. Ancak, bu asırda çok büyük günahların aleni olarak işlenebilmesi, ahlâksızlığın çeşitli mihraklarca kasıtlı olarak teşvik edilmesi cihetiyle, Bediüzzaman Hazretleri bu asırda takvanın “üssü’l-esas” olup öncelik kazandığını beyan etmiştir. Zaten takvada başarılı olamayan insan, salih amelleri de işleyemez olur. Bunların her ikisi de imâna dayanırlar. Yani imanın kemale ermesi nispetinde salih amel de, takva da inkişaf eder. Böylece insanın kalbi ve ruhu cismaniyetine galip gelir. 

Elbette, bu manevî terakkinin de çok dereceleri vardır:

İman denilince altı rüknü birlikte düşünmek gerekiyor. Allah’a tahkiki bir surette iman eden kişi, O’nun huzurunda O’na isyan edemez.

Meleklere tahkiki iman eden kişi, onların her an bütün amellerini kaydettiğini bilir ve günahlardan hassasiyetle çekinir. 

Kitaplara ve Peygamberlere tahkiki iman eden kişi, Kur’ân’ın bildirdiği ve Allah Resulünün (asm) tarif ve talim ettiği salih amelleri uygulamaya azamî derecede dikkat eder, günah ve isyanlardan da uzak durur.

Ahirete tahkiki iman eden kişi, dünyaya dünya kadar, ahirete de onun kadar önem verir ve işlerini bu şuurla tanzim eder. 

Kadere tahkiki iman eden kişi, Cenab-ı Hakk’ın ehl-i cennet için takdir ettiği yolda hassasiyetle yürür, cehennem ehlinin yolundan da uzak durmaya çalışır.

Demekki, imanın kemale ermesi nispetinde salih amel de, takva da inkişaf ederler. Böylece insanın kalbi ve ruhu cismaniyetine galip gelir ve manevi terakkiye başlar.