Dünya zor bir yer. Yaşadıklarımız, şahit olduklarımız burayı daha da zorlaştırıyor. Kırık dökük bir sözümüz var; fakat sözün de bittiği bir noktada insan olanca çaresizliğini derinden hissediyor. Bizim sözümüzün bittiği yerde ise dinlenecek tek söz kalıyor: Allah ve Resulünün sözleri.
Evet Allah’a ve ahirete imanın insana verdiği büyük bir güç var. Bu gücü Filistinli kardeşlerimizin hallerinde gördük.
Ahirete imanın, hem âhiret saadetine, hem dünya saadetine dair sağladığı faydalar var. İman bir yandan kalplerimize gıda ve kuvvet olurken, öbür yandan da büyük bir teselli veriyor.
Elimizin kolumuzun bağlandığı zamanlarda en muhtaç olduğumuz teselli bu. “Ahirete iman insana der: ‘Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâki bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmaya çalış.’ Ağlamasını gülmeye çevirir.” (Risale-i Nur)
Evet imanımız, kaybettiklerimize dair teselli verirken; zalimlerin cezalarını bulacaklarını bildirmesiyle de yaralanan adalet duygumuz mutmain oluyor.
Tüm fani sözler bitse de Bâki olan Allah’ın kelamı her daim hükmünü icra ediyor. Rabbimizi dinleyelim:
“Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görecek ve kim zerre miktarı kötülük yaparsa karşılığını görecektir.” (Zilzâl, 99/7-8)
“Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155)
“Kim bir kötülük (günah) işlerse, onun kadar cezâ görür. Kim de kadın veya erkek mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa onlar, kendilerine hesapsız rızık verilmek üzere, Cennete girerler.” (Mü’min, 40/40)
“Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin ise dostları azgın tağuttur (ilahlık taslayan), onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır.” (Bakara, 2/257)
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Mâide, 51)
“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın…” (Mâide, 82)
“Onlar yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değillerdir; onların Allah’tan başka (yardım isteyecekleri) dostları da yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak veriyorlardı.” (Hûd, 11/20)
“Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşın.” (Tevbe, 9/36)
“Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.” (Bakara, 2/193)
“Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmrân, 3/169)
“O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/178)
“De ki: “Kim sapıklık içindeyse, Rahman (olan Allah), ona süre tanıdıkça tanır; kendilerine va’d edileni ya azabı veya kıyâmet saatini gördükleri zaman artık kimin yeri (makam, mevki) daha kötü, kimin askeri-gücü daha zayıfmış, öğreneceklerdir.” (Meryem, 19/75)
“Suçlular, cehennem azabında ebedî kalacaklardır. Kendilerinden azap hiç hafiflemeyecektir. Onlar azap içinde ümitsizdirler. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zalim idiler. Ey Malik! ‘Rabbin bizim işimizi bitirsin’ diye seslenirler. Mâlik de, ‘siz böyle kalacaksınız’ der.” (Zuhruf, 74-77)
“Cennet halkı, ateş halkına seslendi: Rabbimiz’in bize vadettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbiniz’in size vadettiğini gerçek buldunuz mu? (Onlar da): Evet dediler ve aralarında bir münâdi: Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun diye seslendi.” (Â’raf, 7/44, 45)
“Ve cehennem ehli, devamlı tartışacak ve çekişecektir. Dünyadayken şerli önderlerinin sözünü dinleyenler, onları kendilerini saptırmakla suçlayacak, önderleri ise kendilerini bütün suçlamalardan temize çıkarmaya çalışacaktır.” (Sebe’ 34/32-33; Sâd, 38/64; Kâf, 50/27-28)
“Kim salih amel işlerse, onun mükâfatı kendinedir. Kim kötü amel işlerse, onun zararı yine kendinedir.” (Câsiye, 45/15)
“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir) iyilik olursa onu katlar, kendinden de büyük mükâfat verir.” (Nisâ, 4/40)
“Peygamberlerden azim sahibi olanlar gibi sen de sabret. İnkârcılar için acele etme. Onlar kendilerine söz verileni gördükleri gün, dünyada sadece gündüzün bir müddeti eğlendiklerini sanırlar. Bu bir bildiridir. Fâsıklardan (yoldan çıkanlardan) başkası helak edilir mi hiç!” (Ahkâf, 46/35)
…
Allah’ın Elçisi Efendimiz (asm) da bu konuda buyurdu ki:
“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)
Başka bir rivayette ise konuya ahirete gidenler açısından bakmamızı sağlayan bir hatıra naklediliyor. Evet bizler buradan bakıp üzülüyoruz, ağlıyoruz, fakat asıl önemli olan şey, gidenler tekrar dünyaya dönmek isterler mi acaba? İşte bu rivayet bu sorumuza şöyle cevap ve teselli veriyor:
“Bir adam, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın yanına gelerek ağlayıp sızladı. Dedi: “Benim küçük bir kızım vardı. Şu yakın derede öldü, oraya bıraktım.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: “Gel, oraya gideceğiz.” Gittiler. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm o ölmüş kızı çağırdı, “Yâ filâne!” dedi. Birden, o ölmüş kız “Buyrun! Emredin.” dedi. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etti: “Tekrar peder ve validenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi ki: “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:320; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:106)
