Osmanlı aydınları, Osmanlının son zamanlarında ortaya çıkan birçok toplumsal problemin sebepleri ve çözümleriyle ilgili tartışmalar yapmıştır. Bugün için de geçerli olan bu problemlerden, “cehalet, fakirlik ve ihtilaf” konularına o dönem mütefekkirlerinden Bediüzzaman Said Nursi ve Mehmet Akif Ersoy’un görüşleri ışığında bakmaya çalışacağız.
Bediüzzaman, 31 Mart Vakası’nın (1909) ardından çıkarıldığı Divan-ı Harb-i Örfî’de yaptığı savunmasında o günkü İslam dünyasının az gelişmişliğin sebeplerini cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilaf (ayrılık) olarak tespit eder. Bu üç hastalığa karşı da sanat, marifet ve ittifakı üç çare olarak sunar:
“Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.” (Divan-ı Harbî Örfî, 14)
Cehalete karşı marifet, zarurete karşılık sanat ve ihtilafa karşılık da ittifak çözümleri üretilmekte ve kalkınmanın temeli olarak bu üç maddenin ehemmiyeti gözler önüne serilmektedir. (Burada “sanat” kelimesi “sanayi” anlamında kullanılmıştır. Bkz. Kamus-u Türkî).
Ne yazık ki o gün cemiyetimizin önünde engel olarak duran bu problemler, günümüz İslam âleminin de halen en büyük meseleleridir. Aradan geçen yüz seneyi aşkın süre içinde bazı meseleler kısmen çözülse de yaraların bir kısmı derinleşerek günümüze ulaşmıştır.
Üstad Bediüzzaman’ın muasırı ve Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye’den mesai arkadaşı millî şairimiz Mehmet Akif de aynı problemlere ve tabii olarak aynı çözümlere değişik şiirlerinde temas etmiştir. İslam milletlerinin o günden bugüne kadar duçar oldukları felaketlerin kaynağında, cehaletin en önemli ögeyi oluşturduğunu belirtir:
“Bugün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyan
Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebean.
Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz—ne olsa—mektepsiz.
Ne Kürd elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes’in, ne Lâz’ın var bakın, elinde kitab!
Hülâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrûm.
Unutmayın şunu lâkin: «Zaman: Zamân-ı ulûm!»
Zaman zamân-ı ulûm olmasaydı böyle, yine,
-Kemâl-i şevk ile mâdem atılmışız dîne-
Okur yazar olacaktık sıyâneten dîni:
Onun maârife vâbeste, çünkü temîni.
Zavallının yüzü yok cehle, anlaşılmadı mı?
Demek ki: Atmalıyız ilme doğru ilk adımı.” (Fatih Kürsüsünde, 243)
Akif, milletin içindeki yaygının cehaletten, özellikle de kitap okumama hastalığından olduğuna dikkat çekiyor ve cehaletin yalnızca modern ilimlerde ve sanatta değil aynı zamanda dinî ilimlerde de yaygın olduğunu ifade ediyor. Geri kalmışlığın tedavisi olarak da bilgi çağının gereği olan ilim tahsilini sunuyor ve çağın gereğinin ötesinde dinin temeli ve korunmasının vasıtasının yine ilimle olacağına işaret ediyor.
“Yâdı temkînimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhârâ, o mübârek, o muazzam toprak;
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sînâ’ları yüzlerce doğurmuş iklîm,
Tek çocuk vermiyor âgûşuna ilmin, ne akîm!
O rasad-hâne-i dünyâ, o Semerkand bile;
Öyle dalmış ki hurâfâta o mâzîsiyle:
Ay tutulmuş, «Kovalım şeytanı kalkın!» diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havâlîde cehâlet ne kadar çoksa, nifâk,
Daha salgın, daha dehşetli... Umûmen ahlâk,
-‘Pek bozuk’ az gelecek- nâmütenâhî düşkün!” (Süleymaniye Kürsüsünde, 151)
İbn-i Sinaları yetiştiren ve rasathanelerinde araştırmalar yapılan Buhara ve Semerkant gibi bilim çevrelerinin kaybolmasının neticesinde entelektüel kısırlığın ve cehaletin en katısının İslam topluluklarını sardığını ve bu cehaletin vereceği hasarın izlerini ahlakta ve nifakta da görmek mümkün olacağını belirtiyor. Adeta Bediüzzaman’ın Doğu toplumları için saydığı üç düşman kavramın birbirine olumsuz anlamda destek olduğunu ve birbirini tetiklediğini ifade ediyor.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) ayetini tefsir ettiği bir şiirinde ayetteki soruya;
“Olmaz ya... Tabî’î... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, «cehâlet» denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.” (Hakkın Sesleri, 189)
Şeklinde ağır bir cevap veriyor ve o yıllarda peş peşe gelen musibetlerden ders çıkarılması gerektiğini, yoksa bedelinin ağır olacağını söylüyor. Ne yazık ki İslam âleminin bugüne kadar duçar olduğu musibetlere bakıldığında ders alınmadığı anlaşılmaktadır.
Doğudaki bu entelektüel atalet neticesinde ilmî çevrelerin ve bilgi üretme dinamizminin kaybolması, gelişen ve teknolojide büyük atılım yapan Batı karşısında Osmanlı toplumunun geri kalmasını, fakr u zaruretini ve perişanlığını netice vermiştir.
“Dönün de âtıl olan Şarkı seyredin: Ne geri!
Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!
…
Harâbeler, çamur evler, çamurdan insanlar;
Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;
Durur sular, dere olmuş helâ-yı carîler;
Sıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sâriîler;
Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;
Mezar mezar dolaşıp, hasta baktıran sağlar…
Atâletin o mülevves teressübâtı bütün!
Nümûne işte biziz… Görmek isteyen görsün!
Bakın da haline, ibret alın şu memleketin!” (Fatih Kürsüsünde, 226)
İlerlemenin ve gelişimin önündeki cehalet ve zaruret gibi engellerin yanında, bir de toplumun birliğini tarumar eden tefrika felaketi mevcuttur. Özellikle Fransız Devrimiyle yükseldiği söylenen milliyetçilik akımlarının Osmanlıyı da hedef aldığı açıktır.
“Medeniyyet (!) size çoktan beridir diş biliyor;
Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.” (Hakkın Sesleri, 257)
Bu yıllar Üçüncü Sanayi Devriminin ayak seslerinin duyulduğu yıllardır. O döneme nazaran geleceğin enerji kaynağının petrol olduğu ve en önemli petrol kaynaklarının İslam coğrafyasında olduğu düşünüldüğünde bu problemlerin asıl kaynağı anlaşılmış olur.
İslam topluluklarının yüzyıllar boyunca cehalete, zarurete ve tefrikaya esir düşmeleri, başta Osmanlı Devleti olmak üzere İslam milletlerinin parçalanıp güçsüz düşmesini ve sömürgeleştirilmesini netice vermiştir. Bu sebeple, her iki mütefekkir de cemiyeti içten içe çürüten bu üç düşmana karşı, toplumun ilimle, sanatla ve ittifakla toplu mücadele etmelerini kuvvetle tavsiye etmektedirler.
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atını
Veriniz hem de mesainize son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız,
Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin, yalnız,
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin:
Bütün edvar-ı terakkiyi yarıp geçmek için,
Kendi mahiyet-i ruhiyyeniz olsun kılavuz
Çünkü beyhudedir ümmid-i selâmet onsuz.” (Süleymaniye Kürsüsünde, 170-171)
Ancak Garbın ilmi alınırken kendi ruhumuzun mahiyeti kılavuz olarak alınmalıdır. Çünkü onlarsız selamete çıkmanın ümidi dahi yoktur. Batının ilmi ve fenni alınırken bir milletin bekasını temin eden örf ve adetlerinin korunması konusu hem Bediüzzaman hem de Âkif tarafından dile getirilir:
“Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lazımdır ki; onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin maye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşv ü nema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir.” (Divan-ı Harbî Örfî, 62)
Japonya’nın Batı karşısındaki tutumunu Âkif de benzer ifadelerle anlatır:
“Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sâhiplerinin lâhik olan izniyle.
Dikilip sâhile binlerce basîret, im’ân;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garb’ın eşyâsı, eğer kıymeti hâizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!” (Süleymaniye Kürsüsünde, 227)
Sonuç olarak gerek Osmanlı toplumunun gerekse imparatorluk bakiyesi ve çevresindeki İslam topluluklarının eğitim, üretim ve ittifak problemleri halen devam etmektedir. İç ve dış kaynaklı bu tehditlere karşı mukabele etmenin birinci ve belki en önemli çaresi öz benliğimizi inşa edecek bir maarif sisteminin tesis edilmesidir. Eş zamanlı olarak da üretime dayalı bir ekonomi ve dış ticaretin geliştirilmesi elzemdir. Bunların üzerinde önemli bir konu da Müslüman devletlerin ve toplulukların ittifakıdır. Bu üç düşmana karşı gösterilen üçlü çare, milletimizin ve diğer Müslüman devletlerin gelişimini temin edecek en önemli esaslardır.
Kaynaklar:
1. Ersoy, M. A., Safahat (Nşr: M. Ertuğrul Düzdağ), Sütun Yayınları, İzmir, 2007.
2. Nursi, B. S., Divan-ı Harb-i Örfî, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978.
3. Şemseddin Sami, Kamus-u Türkî, Nadir Eserler Kitaplığı, İstanbul, 2016.
