Simav’da güzel bir gün bitmiş akşam olmuştu.
Bugünün akşamında üç arkadaş bir köye gitmiştik.
Gece saat yirmi üç sıralarında bir iş için gittiğimiz köyden Simav’a dönüyorduk. Şehrin girişi olan otogarın önündeki büyük kavşağı beş yüz metre geçmiştik. Biraz ileride arkadaşları bırakıp eve gidecektim.
Eve dönecek tali yola yaklaşırken küçük kedi yavrusu büyüklüğünde siyah renkli, biraz yuvarlak bir canlının yürüdüğünü gördük. Biraz daha yaklaşınca bunun bir kirpi olduğunu fark ettik. İçime onu yakalayıp eve götürerek çocuklara vermek geldi. Çocuklar dikenlerini tutamazlar, kafasını bulamazlar ve hayli eğlenirler diye düşündüm. Arabayı durdurdum o da bizi fark ederek geri döndü ve kaçmaya başladı. Ben de arabayı biraz çevirerek uzun farları yaktım. Arkadaşın biri hemen inerek kirpiye yetişti. Ayağıyla dokununca kirpi başını içeri çekti ve yuvarlak bir diken yumağı oldu. Biraz da korktuğumuz için elimize alamadık. Bir karton kutu bulup kirpiyi onun içine koyduk. Araba çadırının torbasına kartonla birlikte yerleştirdik. Torbanın ağzını bağlayıp yanımıza alarak hareket ettik.
Arkadaşları uygun bir yerde indirip evin yolunu tuttum. Arada bir torbaya baktım. Kirpi hiç kıpırdamıyordu. Karton kutuya konmuş, torbaya yerleştirilmiş ve torbanın ağzı bağlanmıştı. Torbaya tekrar tekrar bakışım, vicdanımı uyandırıp içimi sızlattı. Bir an kendimi onun yerine koyup düşündüm.
Bu durum bir canlı için ne büyük bir felaketti. Zavallı kirpi bu haliyle eve gidecek, çocukların oyuncağı, kedilerin maskarası olacaktı. Kimisi tekme fırlatacak, kimisi sopa atacak, kimisi de dikenlerini çekecekti. O belki de günlerce başını karnından çıkaramayacak daha sonra da acından ölüp gidecekti. Ölüsü çöp bidonuna gidecek, ne eşinin ne de yavrularının haberleri olmayacaktı. Eşi bir müddet onu bekleyecek, sonra arayacak, daha sonra da ayrılık acısını içine atıp hayatına devam edecekti. Ya yavruları, onlar da günlerce annelerinin yollarını bekleyecekler, fakat hiçbir zaman annelerine kavuşamayacaklardı. Mevsimin taze, yeşil yiyeceklerinden mahrum kalacaklar, bu bahar havasının güzelliklerinden tat alamayacaklar, belki de ölüp gideceklerdi. İçimdeki düşünceler büyüdükçe büyüyordu…
O an bir zamanlar doksanlık dedemin anlattığı, çocukluğumdan beri unutamadığım şu hikayeyi hatırladım:
Hayvanlarla konuşma mucizesi verilmiş olan Süleyman Peygamber, bir gün kimseye söylemediği bir sebepten dolayı, ormanlık bir tepedeki bütün hayvanlara bir emir ulaştırır. Bu emirde hayvanların 24 saatte tepeyi boşaltmaları istenir. Tepedeki bütün ağaçların yakılacağını duyurur.
Hayvanların hepsi tepeyi boşaltır. Süleyman Peygamber de ormanı yaktırır. Her taraf yanarak toprak simsiyah kül olur.
Süleyman Peygamber yardımcısını yanına alarak tepede dolaşmaya başlar. Bir ara birkaç kemiğe rastlar. Hayret eder. Oysa bütün hayvanların çıkmış olması gerektiğini düşünür. Allah’a dua eder ve o kemikler canlanır bir kirpi olur. Süleyman Peygamber kirpiye sorar:
“Ormanı yaktıracağımı ilan edip duyurdum, senin bu duyurudan haberin olmadı mı ki burayı terk etmeyip yanıp öldün?”
Kirpi cevap verir:
“Haberim oldu ama düşündüm ki, vatanımdan gitmektense ölmek daha iyidir. Ölümü tercih ettim.”
Dedemin bu anekdotu beni iyice duygulandırdı.
Kirpiyi aldığım yerden iki kilometre kadar uzaklaşmıştım. Vatanından, yuvasından eşinden ve yavrularından ayırdığım bu zavallı kirpiyi daha fazla uzaklaşmadan dönüp aldığım yere bıraktım. Hayvan korkusundan hiç kıpırdamadı. Biraz öteye gidip tekrar baktım yine kımıldamadı. Kim bilir ne kadar korkmuştu…
Neden sonra tehlikenin geçtiğini anlayıp başını çıkardı ve hızla uzaklaştı. Tehlikeden kurtulmanın, eşine ve yavrularına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordu. Ben de gönül rahatlığıyla eve döndüm.
Hâlâ ne zaman Simav’da oradan geçsem, o kirpiyi ve dedemin anlattığı vatanseverliğin sembolü olan o kirpinin hikayesini hatırlarım.
