Sevgili dostum,
Son mektubunda bana karşı (açıkçası) hayli soğuk bir tavır vardı. Sanırım hakkımdaki bir dedikodudan etkilenmiş ve bana bakış açını da (yine) hayli değiştirmişsin.
Şurası açık ki, sen öteden beri benim hakkımda siyah-beyaz, melek-şeytan ikileminde sallanıp duruyorsun zaten; bunun farkındayım. Ama bir aralar beni mükemmel, evliya gibi görmüş olman ne denli yanlışsa, şimdi de bana kötü niyetli bir cani nazarıyla bakman da o denli hatadır. Olayı klasik Türk filmlerine çevirme lütfen.
Mâlûm, o filmlerde kişi meselâ karısını, önceleri “Sen bir meleksin.” tarzında göğe çıkarırken, bir hatasında (hatta çoğunlukla da yanlış anlama sonrası) bu kez de “Meğer sen bir yılanmışsın.” noktasına gelir. Daha önce göğe çıkarılan kişi, ânında yerin dibine batırılır. Ve film boyunca da bu iki uç arasında gidiş gelişler tekrarlanır durur.
Oysa kimse ne melektir, ne de şeytan; ne simsiyahtır, ne de bembeyaz. Hepimiz hataları ve sevaplarıyla grinin değişik tonlarında insanlarız aslında. Ama bu tarz bir mantığı oturtmak zor, evvelki sınıflama ise çok kolaydır. Zaten o kolaylık yüzündendir ki, meselâ çocuklara yönelik çizgi filmlerde de sadece iyiler ve kötüler vardır. İyiler imkânı yok, yanlış bir şey yapmaz; kötüler ise en ufak bir hayırdan mahrum canavarlardır. Ama hayatın ve insanların gerçeği çizgi film basitliğinde değil maalesef.
Bir bayan hastam olmuştu. Eşinin sanki bir şeytan olduğunu söylemişti ilk görüşmemizde. Kendisini hiç desteklememiş, sevmemiş, hep tenkit etmiş ve zarar vermişti anlatımına göre. Bunlara dair bir yığın olaydan bahsetti. Oysa adamcağız hiç de o kadar berbat birine benzemiyordu. Tedavi sonrası ikinci görüşmemizde ise bu kez kocası bir melek olmuştu gözünde. Oysa meleğe de benzemiyordu eşi. Bayana, ilk görüşmede anlattığı şikayetlerini hatırlatınca da “Onları düşünmüyorum artık.” demişti, “Onu çok seviyorum.” Uyarılarım boşa gitti ve “Durum düzelmiştir, teşekkür ederiz.” denildi bana. Bir dahaki gelişte eşi yine bir şeytandı tabi. Böyle siyah-beyaz mantığıyla düşünmeyip gri görebilmeyi, mantıklı ve ortalama yorumlar yapmayı uzun zaman öğrenemedi maalesef.
Dediğim Türk filmi mantığına çok uyan bir genç hastamı daha hatırladım şimdi. Bu delikanlı önceleri büyük bir aşkla sevdiği karısının aslında hayli ahlâksız olduğunu, zaten öteden beri kendisini ezdiğini, hep mutsuz ettiğini, sonunda da (galiba) kendisini aldattığını vs. anlatıp, onu terk ettiğini söylemişti bana. “Geçmişte hiç güzel günler yaşamadınız mı? Hiç mi iyi tarafı yoktu?” diye sorunca da “Bir zamanlar hayli iyiydik ama, şimdi anlıyorum ki o sıralarda bile sinsi sinsi benim kuyumu kazıyormuş.” dedi. İçimden “Yakında eşine dönerse şaşırmam” diye geçirdim. Zira yorumları mantıklı değildi. Yaşanmış iyi şeyleri görmemeye çalışıyor, yok sayıyor, kara bir gözlükle sadece kötü yönleri düşünüyordu. Bu yanlış mantıkla kendini kandıramazdı uzun süre. Bir ay sonra gördüğümde mahcup mahcup gülümsedi. “Biz yine bir araya geldik” dedi, “iyiyiz.”
Bu ifrat-tefrit mantığının pek çok örneğini günlük hayatta da görebiliyoruz aslında. Meselâ futbol. Bir takım eğer iyi bir maç çıkarmış ve farklı kazanmış ise, tüm oyunculara övgüler düzülüyor, teknik direktör ‘dahi’ ilan ediliyor; bir hafta sonra kötü oynanıp maç kaybedilince ise, tüm oyuncuların işe yaramaz sorumsuzlar olduğu, teknik direktörün de ‘beceriksiz bir köylü’ olduğu vs. yazılıyor ve “Ne olacak bu takımın hâli?” sohbetleri başlıyor, bilirsin.
Hele siyasette bu hataya düşmeyen yok gibidir neredeyse. Bir hafta önce genel başkanını göğe çıkarırken, bir pürüz sonrası partisinden istifa edip, bu kez de yerden yere vurma faslına başlayanlar o kadar çok ki… Bir şahıs tanımıştım, eski(miş) bir siyasetçinin adını duyunca nerdeyse sigortası atıyor, öfkeyle atıp tutmaya başlıyordu: “Bu memleket ne çektiyse ondan çekti vb.’ Ve bu şahsın on yıl kadar önce aynı siyasetçiyi neredeyse evliya gibi gördüğünü, “Onun ettiği duayı sen edemezsin.” dediğini, “Kurtar bizi!” diye peşinden koştuğunu, mitinglerde “Sen neredeysen biz oradayız.” diye slogan attığını öğrenmek ise beni hiç şaşırtmadı.
Ve “Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde” diyen bir toplum olduğumuz içindir ki, “Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni” şarkısı yıllardır çok tutuluyor olsa bile pek bir işe de yaramıyor.
Vaziyet, Bediüzzaman’ın dediği gibi, velhasıl. “Nazarları mukayyed (kısıtlı) olduğundan hakikat-ı mutlakayı (gerçeği) ihata edemez (kavrayamaz). Bunlar ancak hakikatın bir tarafını bulur ve ifrat-tefrit ile tasarrufa başlar(aşırı uçlarda dolaşır)lar. Bunun için tenasübü bozup, muvazeneyi ihlâl ediyorlar (dengeyi bozuyorlar).”
Bu siyah-beyaz mantığının, kişiliğin köklerine uzanan, temelleri ilk yaşlarda atılan ve inkâr (denial) dediğimiz bir savunma mekanizması ile ilişkili olduğu anlaşılmış. Şöyle ki, meselâ bir çocuk eğer anne-babasını kusursuz görme çağlarında iken onların ciddi ve şaşırtıcı bir yanlışıyla karşılaşırsa (haksız bir dayak, yersiz ve ani parlamalar veya eşine kötü davranmak gibi) ve eğer bu gördüğü ‘lekeleri’ kafasındaki kusursuz insan figürüne oturtamazsa, bu üzücü tecrübeleri zihninin bir köşesine atar ve yok farz etmeye çalışır. Ama hatıralar yok farz etmeyle yok olmaz tabi. Ve giderek zihinde o kişi hakkında birbirine taban tabana zıt iki ayrı imaj oluşmaya başlar. ‘İyi ebeveyn’ ve ‘kötü ebeveyn.’
Eğer ailede işler yolunda ise, problem yoksa, kötü taraflar reddedilir, yaşanmamış sayılır; iyi imaj ön plana çıkar. “Benim annem bir melek” denir. Ama bir sürtüşme zamanında, bilinç altında hazır bekleyen, birikmiş kötü izlenimler birden bilince çıkıp hâkim olur ve bu sefer de o kişi ‘kötü’ olup iyi yanları tümden inkâr edilir. Ve bu tutarsız değişimler bazen ömür boyu sürer—sadece ebeveynle de değil, tüm insanlarla ilişkilerinde. Bunu hastalarımın çocukluklarını sorguladığımda çok görüyorum. Ve bu mantık maalesef ileriki yıllarda bir zihin bölünmesi (şizofreni) gelişmesine bile zemin hazırlayabiliyor.
Oysa meselâ anne-babalar, hatalı davranışlarda bulunduklarında bunları yok saymak, unutturmaya çalışmak veya kendilerini savunmak yerine, “Haklısın, yaptığım yanlıştı, özür dilerim. Bazen insanlar böyle hatalar yapabilirler. Ben kusursuz değilim zaten.” diyebilseler, çocukların zihninde bu tür bölünmeler oluşması engellenebilir.
İşte maalesef bunu (sanırım gururumuza yedirip) yapamadığımız için, bizim toplumumuzda siyah-beyaz mantığı (ya da mantıksızlığı) diğer uluslara göre çok daha fazla işliyor. Meşhur siyah-beyaz filmlerimiz bir yana, meselâ dikkat edersen, ulusal tarihimiz bile neredeyse sadece, hatasız kahramanlar veya külliyen kötü hainlerle doludur. Ortasını bulamazsın. Kimilerinin hiçbir iyi yönü kabul edilmez (Sultan Abdülhamit veya Vahdettin gibi). Kimilerinin ise en ufak bir hatası bile yok farz edilir (örneği sen bul).
Tabi bu sürecin devamı ve bir yansıması olarak toplum içinde de keskin bölünmeler olur. Birbirini ‘öcü’ gibi gören, anlamaya çalışmayan, en ufak bir diyaloğa bile yanaşmayan alt gruplar oluşur. Bizimkiler ‘iyi’, onlar ‘kötü’dür; her şey bu kadar açık ve basittir güya. Metin Karabaşoğlu’nun geçen sayıda yakındığı ‘bizi ayıran duvar’ın temeli önce zihinlerde atılır yani.
Üzücüdür ki, bu siyah-beyaz mantığını, bir dinî cemaat içine girmiş insanlarda bazen daha da yoğun görebiliyoruz maalesef. Hocasını, şeyhini vs. olabilecek en üst mertebede hayal eden ve Hz. Yusuf’un (as) dahi “Ben nefsimi temize çıkarmam. Nefsim her fenalığı ister.” dediğini yok sayıp, bağlandığı kişiye “Her sözünde bir hikmet var, her ne yapsa keramettir.” nazarıyla bakanlar, o kişinin bir hatasını görünce çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp bu kez de yüz seksen derece dönebiliyorlar. Oysa farkındaysan, Kur’ân’da Cenâb-ı Allah “Ben hatasızları severim.” buyurmuyor, “Allah tevbe edenleri sever ve Allah temizlenenleri sever.” buyuruyor. Zira, hatasız insan yoktur, olamaz. Hatta peygamberlerin dahi ‘zelle’ tabir edilen ufak hataları olmuş ve Hz. Yusuf (as) gibi bir peygamber dahi büyük günahların eşiğinden dönmüştür.
Keza, Resûlullah’ın (asm) içki ve zina gibi büyük günahlar işleyen sahabilere karşı sergilediği tavırlar da çok öğreticidir. O böyle bir olayı öğrendiğinde “Mümkün değil, o böyle bir hata yapmış olamaz, kabul edemem. O melektir, kusursuzdur.” da demezdi; “Bu ne rezalet? Gözüm görmesin onu! Allah affeder, ben affetmem!” şeklinde bir tavır da almazdı. İnsanoğlunun hatasız olmayacağını bilir, hatalara üzülmekle beraber olgunlukla karşılayıp, güzel yönlerinin hatırına o kişiyi affetmeye ve hoş görmeye çalışırdı.
O yüzden diliyorum ki, beni de, herkesi de, siyah-beyaz mantığıyla görüp basit kategorilere ayırmaktansa gri bir resim çizmeye çalış zihninde. Daha az hata yapar, hayal kırıklığı da yaşamazsın.
Son olarak da bu konuda Bediüzzaman’dan birkaç alıntı yapmak istiyorum:
“Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rh) ile bir muhaveremi (sohbetimi) hikaye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin’in (ks) has müridi (talebesi) idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet (aşırı sevgi) ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:
‘Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu (ilimleri) biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam (zamanın en büyük evliyası) gibi her şeye ıttılaı var (her şeyden haberi var).’ Beni onunla raptetmek (bağlamak) için çok harika makamlarını beyan etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: ‘Sen mübalağa ediyorsun (abartıyorsun). Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam (mağlup) edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zail olur (kaybolur) veyahut dörtten birisine iner.
Fakat ben, o zât-ı mübareki senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet-i Seniyye dairesinde (Peygamber yolunda), hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilakis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.’ Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.”
“Aziz kardeşlerim, üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin (iyiliğin) on sayılmasıyla, seyyienin (kötülüğün) bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir.”
“Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip (dostluğunu artırıp) ıslahına çalışmak, ehl-i sadakatin şe’nidir (sadık dostluğun gereğidir).”
Allah’a emanet ol.
