“Gerçek değişim kimi eski şeyleri farklı görmeye başlamaktır.”
— Richard Wilkins’ten dikkate değer bir ‘değişim’ tarifi.
***
Çiçeklerden Gülümseyen
Kim inancını eyleminden ya da bağlılığını uğraşından ayrı tutabilir ki?
Kim saatlerini önüne koyup da, “Bu Allah için; bu benim için, bu canım, bu da vücudum için.” diyebilir ki?
Ve her kim ki, ibadet için hem açılıp, hem kapanan bir penceredir, o kimse, ruhundaki evin şafaktan şafağa değin açık duran pencerelerini henüz ziyaret etmemiş demektir.
Eğer Allah’ı bilmek istiyorsanız, esrarengiz şeyler ardına düşen biri olmayın.
Çevrenize bakının daha iyi...
Onun çiçeklerden sizlere gülümsediğini göreceksiniz...”
— Lübnanlı şair ve düşünür Halil Cibran’dan dini, hayattan ayırmaya çalışanların kulaklarına küpe olacak cinsten sözler...
***
Kadın Nasıl Dövülür?
Nisa sûresinin 34. âyetinde, Rabb-ı Rahîm, “Geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara nasihat edin. Yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse onları dövün.” buyurur.
Bu âyet, yüz küsur yıldır Batı’daki İslâm karşıtlarının elinde özellikle hanımları İslâm’a karşı kışkırtmak için tekrarlanıp durduğu gibi, İslâm karşıtlarının Batı’dan çok da az sayıda olmadığı İslâm diyarında da sürekli gündemde tutulur. Buna karşılık, inanmış insanların getirdiği cevaplar, genellikle ‘özür dileyici’ veya ‘te’vil edici’ bir mahiyettedir. Adeta, “Hay Allah! Âyet de olduğu gibi geçiyor Kur’ân’da. Şimdi bunun altından nasıl kalkacağız?” hâlet-i ruhiyesini içeren yaklaşımlar bile
söz konusudur. Dahası, bu âyeti ‘tarihsel’leştirerek ‘hükümsüz’ hâle getirip işin içinden kurtulmaya çalışanlar da.
Yeni Şafak yazısında Resul Tosun, bütün bu yaklaşımların arasında, sakin, mutedil, mâkul ve esaslı bir yaklaşım sergiliyordu gazetenin 20 Mart tarihli sayısında. Bu konudaki en büyük hata, sair tartışma konularında olduğu gibi, ‘Kur’ân’ın en birinci müfessirinin Resûlullah’ olduğu gerçeğinin ihmaliydi Tosun’a göre. “Hz. Peygamber’in açıklamalarını ve uygulamalarını bir kenara bırakarak Kur’ân’ı anlamaya ve yorumlamaya kalkışırsak içinden çıkamayacağımız açmazlara düşebiliriz. ... Kadınların dövülmesini içeren âyeti peygamber sünnetini terkederek anlamaya çalışırsak, bu konu bocalayacağımız konulardan biri olur.”
Âyeti sünnetten kopuk olarak anlayanların bir tarafta buradan ‘kadının değersizleştirilmesi’ gibi bir anlam çıkarıp yanlış bir ‘özür dileyici’ yaklaşıma kayanlar, öte tarafta hanımına karşı kabalığına güya Kur’ân’ı mazeret edinenler gibi iki gruba ayrıldığına işaret eden Tosun, “Evet, Kur’ân’da dövme emri vardır. Ancak şekli belirtilmemiştir. Dövmenin mahiyetini de bize kitabı açıklamakla görevlendirilen Efendimiz aleyhisselam yapacaktır.” diyor, sonra da şu açıklamayı getiriyordu: “Hz. Peygamber, Allah’ın emrini en güzel şekilde yerine getiren örnek insandır. Hayatı boyunca eşlerinden herhangi birine elini dahi kaldırmamış; üstelik hanımlarını dövmeyen kocaları, dövenden üstün tutmuştur.”
Bununla birlikte, “Pekâlâ, hem âyette hem de veda hutbesinde yer alan dövmek ne anlama gelmektedir?” sorusunu net bir şekilde soran Tosun, “Peygamber uygulamalarını ve konunun uzmanı olan İslâm âlimlerinin yorumlarını incelediğimiz zaman, gerek âyette gerekse hadisteki dövmenin kadına dayak atmak anlamına gelmediğini, aksine sembolik olduğunu görürüz” diyor ve peşisıra bu hususu sahabiler ile İslâm âlimlerinden getirdiği açıklamalarla destekliyordu. Ancak ‘misvak’ ve ‘mendil’ gibi şeylerle gerçekleşmesine izin verilen bu ‘sembolik’ uyarının ötesine geçenlerin, dava konusu olduğunda fakihler tarafından ‘kısas’a tâbi tutulduklarını da kaydederek. Bu hususla ilgili açıklamalarının ardından, yazar şu satırlarla son veriyordu yazısına:
“İslâm işe sopayla değil nasihatla başlamayı, daha sonra yatağı terk etmek gibi etkin bir cezayı öngörüyor. Ondan sonra da kızgınlık derecesini göstermesi için mendil ile vurmak gibi sembolik bir dövmeye ruhsat veriyor. Ama dayağa asla!
“En güzel örnek olan ve hanımlarına elini bile kaldırmamış olan Hz. Peygamber, bakınız ne buyuruyor: ‘Kiminiz, köle döver gibi hanımını dövüp, sonra da günün sonunda onunla aynı yatağa mı giriyor (olacak şey mi bu)?!’
“Evet, olacak şey değil yâ Rasûlallah! Olacak şey değil!”
***
“Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise, insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.”
— Konfüçyüs’ten ‘acı’ya bakışımızı ‘olgunlaştıran’ bir söz.
***
Böyle rekor olmaz olsun
Bir yaz akşamı. Altı adam, bir Londra lokantasında akşam yemeği yiyorlar. Altısı da çok mutlu; zira, büyük bir iş görüşmesini başarıyla tamamlamışlar. Beraberce, bunu kutluyorlar. Ne yazık ki, dünyanın pek çok yerinde böylesi ‘kutlama’ların olmazsa olmazı hâline gelmiş alkollü içecekler eşliğinde... Sonuç? Birkaç saatlik çakır keyife bedel, üç şişe Chateau Petrus şarabı ve beş-on çeşit yiyecek için tam 62.979 dolarlık bir yemek faturası. Yanlış değil; yaklaşık 63.000 dolar, yani 80 milyar lira!
Associated Press’in haberinden öğrendiğimize göre, bu fatura altıya bölündüğünde, kişi başına en yüksek yemek faturası ile karşılaşıyormuşuz. Yani, bu fatura, Guinness Rekorlar Kitabı’na kaydedilmiş durumda. Birkaç ayrıntı daha verelim: Bu olayın altı kahramanı, İngiltere’nin en büyük bankası olan Barclays’in personeli imiş. Yani, hallettikleri iş de, bankanın bundan faiz geliri edineceği bir iş. Ki, bu bankanın faiz üzerinden bir yılda edindiği kâr, 2001 itibarıyla, 5 milyar doları aşmış bulunuyor.
Ne dersiniz? Çivisi çıkmış bir dünyada, mimsiz bir medeniyetle yüz yüze değil miyiz gerçekten? Bir yanda, dünyanın fakir ülkelerinde zengin ülkeleri üç milyar dolar bağışlamadığı için sırf mikroplu su veya basit bir ilaç yokluğundan ölen milyonlarca çocuk, aynı zamanda ‘uygarlığın ta göbeğinde’ Londra’da veya New York’ta çöp konteynerlerinde yaşayan evsizler; öte yanda beş milyar dolar yıllık kâr ve altmış bin dolarlık yemek faturası... Lemeat’ta, Bediüzzaman boşuna demiyor; “Faizin kapıları olan bankaların faydası, insanlığın en fena kısmına, onların da en fenası olan zalimlere, onların da en fenası olan sefihleredir.” diye...
