TR EN

Dil Seçin

Ara

Ne Zaman Sallanacağız? / Bilim Günlüğü

Üç sene geçti... Belki daha nice üç seneler boyu, Ağustos ayına girdiğimizde milletimizin büyük çoğunluğunun aklına ilk gelen şey, 1999 yılının o malum Ağustos günü olacaktır.

17 Ağustos 1999 bize tabiatın içinde gizli olan o müthiş kuvvetleri tekrar hatırlatmıştı. Depremler gerek tesir ettikleri arazinin büyüklüğü, gerek aldığı canlar göz önünde bulundurulduğunda en büyük tabiî âfetlerden biridir. Yeryüzünde her yıl yaşanan çeşitli tabiî âfetler hesaplandığında, en büyük yıkım sellerden, daha sonra ise depremlerden kaynaklanmaktadır. İnsanın aklı sellerin depremden daha büyük kayıplara sebep olmasını ilk anda kabul edemiyor. Fakat, depremin sadece yapılar ve bunların içindeki insanlara zarar verdiği, fakat sellerin içeride ve dışarıda ne varsa—binalar, insanlar, hayvanlar, araçlar, ekili araziler, ormanlar, vs—etkilediği göz önüne alındığında, bunun doğru olduğu ortaya çıkar. Ayrıca, yaşanan sel felâketlerinin sayısı ve şiddeti, dünyanın iklim dengesi bozuldukça, her yıl daha da artmaktadır.

Peki, üç sene önce yaşadığımız ve devamlı şekilde tekrarından korktuğumuz deprem felâketinin ardında ne gibi mekanizmalar var?

Bir kere, şunu peşinen bilmemiz gerekiyor: Dünyanın her yerinde etkili depremler olmaz. Ancak, dünyada meydana gelen küçüklü-büyüklü tüm depremleri düşünürsek, yaklaşık 11 saniyede bir, dünyada bir yerler deprenir. Dünya üzerinde her gün 8.000 deprem meydana gelir. Diğer bir deyişle, dünyada yılda üç milyon irili-ufaklı deprem olur. Büyük depremlere sebep olan jeolojik yapılar dünyanın belli bölgelerinde vardır ve deprem bunların çevresinde meydana gelir. Buna karşılık, bir bölgede depreme sebep olacak jeolojik yapılar yoksa, mutlaka başka tür bir felâket riski vardır ve o bölge halkını beklemektedir.

Bir yerin deprem bölgesi şeklinde sınıflandırılmasına sebep olan jeolojik yapılar nelerdir?

Bu sorunun cevabı yirminci yüzyılda geliştirilen ve sismolojinin temelini oluşturan ‘levha tektoniği’ (plate tectonics) teorisinde gizlidir. Bu düşünce zamanımızda teori olmaktan çıkıp isbat edilmiş bir bilimsel gerçeğe dönüşmüştür. Buna göre, katı bir katman olan yerkabuğu, altındaki nisbeten yumuşak ve sıvı kıvamdaki katmanların üzerinde hareket eden parçalardan meydana gelir. Bu yerkabuğu parçaları—ki, bunlar yerine göre kıtalar kadar büyüktürler—dünyadaki dinamik etkilerle devamlı hareket halindedir. Bu parçalara ‘levha’ adı verilir ve bunların birbirleriyle birleştikleri yerde üç değişik durum oluşabilir.

Bu durumlardan biri, iki levhanın sınır bölgesinde devamlı olarak birbirlerinden uzaklaşmasıdır. Bu durumda, uzaklaşan levhaların arasında oluşan boşluk devamlı olarak aşağıdan gelen sıcak ve erimiş madde ile doldurulur ve yeni yerkabuğu parçaları meydana gelir. Bu tür levha sınırları genelde okyanusların altında bulunmaktadır.

İkinci durum, bunun tersi olacak şekilde, iki levhanın birbirine doğru hareket ettiği durumdur. Bu durumda ise levhalardan biri diğerinin altına dalar ve daldıkça erimiş kaya ile karışıp erir. Bazı durumlarda ise levhaların ikisi de aşağı ya da yukarı doğru hareket etmez ve devamlı olarak sıkışır. Dağların meydana gelmesindeki genel sebep işte bu sıkışmadır.

Son olarak, iki levhanın karşılaştığı yerde birbirlerine tersine hareket ederek yatay sıkışmalar ortaya çıkardığı bir üçüncü durum vardır ki, bu bölgelerde büyük gerilimler ortaya çıkar.

Levha tektoniğinin dünyanın şekillenmesindeki önemini, bundan 500 milyon yıl önce tek bir kara parçasından ibaret olan dünyanın zamanla yerkabuğu hareketleri neticesinde şimdiki halini almış olmasından rahatlıkla anlayabiliriz.

Bu levhaların karşılaştığı yerlerin çevresinde, basıncın etkisiyle, dünyadaki diğer bölgelere göre çok daha fazla oranda yerkabuğu kırıkları meydana gelir. Bu kırıklara depremden sonra basında sık sık duyduğumuz bir kelime olan fay—İngilizce’de fault; yani hata, sorun ya da normal olmayan—adı verilir. Faylar da, hareket karakteristiklerine göre, üç çeşittir. Bu üç çeşit fayı sıralayıp bir fayın nasıl ve ne zaman deprem ürettiğini görelim.

Normal fay denilen birinci tip faylar genelde birbirinden uzaklaşan levha sınırlarında olur ve kırık boyunca düşey karakterli hareketlere sebep olur. Bu tip fayların çevresinde oldukça kuvvetli depremler oluşabilir.

İkinci tip faylar ise ters fay olarak adlandırılır ve genellikle iki levhanın birbiri ile sıkışma hareketi yaptığı bölgelerde oluşur. Bu tip faylar daha az görülür ürettikleri depremler normal faylar ile benzer olur.

Üçüncü tip faylar ise doğrultu atımlı olarak adlandırılır. Bu tip faylar birbirine sürtünür şekilde hareket eden levha sınırlarına yakın bölgelerde oluşur ve dünyada en büyük hasarlardan sorumlu depremleri bu tip faylar üretir. Ülkemizde adını çok sık duyduğumuz kuzey anadolu fayı maalesef bu tip yani doğrultu atımlı bir faydır. Bu tip fayların en büyüklerinden biri de ABD’nin California eyaletindeki San Andreas fayıdır.

Faylar, hangi tipte olurlarsa olsunlar, depreme aynı şekilde sebep olurlar: yerine göre onlarca ya da yüzlerce yıl biriktirdikleri potansiyel enerjiyi saniyelerle hesaplanan kısacık bir sürede kinetik enerjiye dönüştürerek...

Bunu yavaş yavaş gerilen bir yayın aniden bırakılmasına benzetebilirsiniz. Daha açık bir dille konuşursak, fayı oluşturan iki blok birbirinin tersine sürtünerek hareket ederler. Hareket senede birkaç santimetreden birkaç on santimetreye kadar değişen miktarlarda görülebilir. Bloklar birbirine sürtündüğü için arada bir sürtünme kuvveti ortaya çıkar. Bu sürtünme kuvveti ve yerin derinlerine kadar uzanan kayaların birbirine takılması yüzünden hareket edemeyen blokların üzerinde zamanla biriken enerji bu sürtünmeyi yenecek boyuta ulaşana kadar her şey sakin gibi görünür. Ne zaman ki biriken kuvvet sürtünme kuvvetini geçer, işte o anda yıllarca birikmiş kuvvetin etkisi ile bu bloklar yine yıllar boyu yapamadıkları hareketi bir anda yaparlar ve müthiş bir enerji açığa çıkar. Bu enerjinin etkisi ile kırık boyunca ve yakın bölgelerde yer sarsıntısı meydana gelir. İşte bu sarsıntı, olmasından her zaman korktuğumuz depremdir.

Depremlerin genel özellikleri bir yerde bir kere deprem oldu ise orada tekrar deprem olmasının kaçınılmaz olmasıdır. Ancak kaç yılda bir olacağı ve ne şiddette olacağının önceden kesin olarak hesaplanması imkansızdır. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi yıllar boyunca birbirine kilitlenip hareket edemeyen blokların ne zaman bu kilitlenmeyi kırıp deprem üreteceğini bilemezsiniz. Bu hareket aynı esnek bir dalın kırılana kadar bükülmesi gibidir. Dalı bükersiniz, bükersiniz ve bir noktada aniden ses çıkararak kırıldığını görürsünüz. Dalın kırılmaya yaklaştığını hissedersiniz, ancak bunun hangi anda olacağını bilemezsiniz.

Depreme sebep olan faylar bulundukları yerdeki jeolojik özelliklere ve blokların hareket etme hızlarına göre genellikle belli aralıklarla kırılırlar. Ancak bu bir saat dakikliği ile olmaz. Eğer fayın bulunduğu bölge sert kayaç ve jeolojik bakımdan sağlam bir yapıya sahipse, blokların kilitlenme sonucu meydana gelen engeli aşıp depreme sebep olması daha uzun zaman alır. Veya, o bölgede jeolojik yapı daha yumuşak ve kırılgan ise ve bir de blokların hareketi nisbeten daha hızlıysa, burada daha sık depremler görülür. Jeolojik bakımdan kırılgan özellikli fayların bulunduğu bölgelerde sık deprem yaşanabilir, fakat jeolojik bakımdan sert kayaçlarla örülü bölgelerdeki fayların ürettiklerine kıyasla daha az şiddetli depremler olur; çünkü, faydaki kilitlenme sık sık bozulduğu için çok fazla enerji birikmesine fırsat kalmaz. Bunu yine kırılana kadar esnetilen dal örneğine aktarırsak, sık ama düşük şiddetli deprem olan bölgeler esnetilen gevrek bir incir dalı gibi davranırken, geniş aralıklarla kırılan bölgeler sağlam gürgen ağacının dalı gibi davranır.

Örneğin, korkulan muhtemel İstanbul depreminde durum böyledir. İstanbul ve çevresinde tarih boyunca görülen büyük depremler yaklaşık 250 yılda bir meydana gelmiştir. Bunlardan tarihte en iyi kaydedilmiş olan son iki depremden birincisi 1509, ikincisi ise 1766 yıllarında olmuştur. Görüldüğü gibi, aralarında 257 senelik bir zaman vardır. Eğer bu 257 seneyi 1766’ya eklersek 2023 yılını buluruz ki, bu da her gün televizyonlarda takip ettiğimiz bilim adamlarının 30 sene içinde İstanbul’da deprem olacak derken en azından istatistiksel açıdan fazla hayalci davranmadıklarını gösterir. Ancak, belirtildiği gibi, bu 257 senenin illa geçmesi gerekmez ya da bir dahaki depremin 267 sene aralıktan sonra olması da imkânsız değildir. Fakat 1766’dan beri geçen 236 sene bize yüksek sesle şunu söylüyor: Deprem İstanbul’a her zamankinden daha fazla yaklaşmıştır ve olması, son depremden bu yana geçen zamana kıyasla, an meselesidir.

Yukarıda anlattığım şekliyle depremlerin meydana geliş mekanizmaları günümüzde bir sır olmaktan çıkmıştır. Ancak çoğu zaman yüzlerce kilometreye uzanan, kilometrelerce derinlikteki fayların üzerindeki sürtünmenin ne zaman yenileceği gibi bir sorunun cevabına bağlı olduğundan, hareket anının bilinmesi çok zordur. Bilim adamları uzun süreli tahminler yapabilirler. Bu tahminlerinde, örneğin, falanca yerde gelecek 40 yılda bir deprem ya da gelecek 100 yılda en az 2 deprem olur gibi iddialar öne sürerler ve bunlar büyük oranda gerçekleşir. Ancak, tahmin süresi kısaldıkça—gelecek ay, hafta ya da yarın deprem olacak gibi—tahminlerin gerçekleşme ihtimali çok azalır. Çünkü deprem bölgelerinde depremin meydana geliş sıklığı gün, hafta, aylarla değil, yıllarla ölçülür. Örneğin, sık deprem olan bölgelerimizden Sakarya’da Richter ölçeğine göre 7 üzerinde deprem olması için son depremin üzerinden 7 yıl geçmesi yeterli olabilirken, İstanbul’da bu süre çok daha uzun olabilir.

Peki, çoğumuzdan bir şeyler alan, geri kalanlarımızın ise ‘ya benim de başıma gelirse’ endişesiyle yaşamamıza sebep olan depremin çaresi var mıdır? Elbette, yüzde yüz olmasa da, vardır. Ancak bu çare, depremin yeri, zamanı ve şiddetinin önceden bilinmesi değildir.

Bunu örneklersek, yolda araba kullanırken ya da arabamızla park halinde bile olsak, bir kaza geçirme riskimiz vardır. Aslında trafiğe çıkan her araba mutlaka bir çizik boyutunda da olsa bir kaza geçirmiştir veya geçirecektir. Bu kazanın daha büyük olup canımızı tehdit etmesine tedbir olarak hiçbirimiz kazanın ne zaman olacağını bilip o gün trafiğe çıkmayarak tedbir almak gibi bir yöntem düşünmez. Çünkü kazanın vakti bilinmez. Sadece gece kaygan yolda, şöför alkol almışsa gibi değişkenler ihtimali arttırır. Ancak kimse kazanın ne zaman olacağını bilemez. Ancak her an olabileceği bilinir. Bunun için, araba alacak olan kişi, tedbir olarak, arabasında kazayı daha az şiddetle atlatmak için sağlam bir araba, kullanışlı ön gergili emniyet kemeri, hava yastığı, kapılarda çelik barlar gibi özellikler arar. Bu da depreme ait tedbirlerimizde neye dikkat edeceğimizi anlatmaya yetiyor. Sağlam bir zemin, iyi bir mimar ve inşaat mühendisi, dürüst bir müteahhit, yani sonuç itibarıyla iyi zeminde sağlam bir bina. Onun yerine bilimin depremi önceden bilecek kadar ilerlemesini bekleyip sözde erken uyarı sistemlerine odaklanırsak ya da bilim adamlarının ağzından çıkacak deprem olur veya olmaz sözleriyle ümitlenir ya da kaygılanırsak, hayatı kendimize zindan etmekten başka bir şey elde edemeyiz ve kazaya karşı tedbiri, can güvenliği iyi düşünülmüş bir araba edinmek yerine, kaza yapacağı günü önceden tahmin edip trafiğe çıkmamayı hesaplayan sürücünün durumuna düşeriz.

Yukarıda belirttiğim olaylara bağlı olan depremin tahmin edilmesinin şimdilik neredeyse imkânsız olduğunun anlaşılmış olduğunu düşünüyor ve artık millet olarak tedbiri nerede ve nasıl alacağımızın bir an evvel şekillenmesini umuyorum.

 

(Olan veya olası depremlere hikmet ve kader açısından nasıl bakılması gerektiğini merak eden okuyucularımız “Deprem Nasıl Önlenir?” konulu özel sayımıza [Eylül 1999] bakabilirler.)