Yol kenarlarında, ekilip biçilmemiş tarlalarda, kıraç tepelerde sıkça karşımıza çıkar deve dikenleri… Çetin iklim koşullarına, kavurucu sıcaklara ve su kıtlığına rağmen inadına yeşil kalırlar. Böyle dayanıklı olmalarının sırrı, ilk bakışta sevimsiz gibi görünen dikenlerinde gizlidir. İlk yaratılışlarında onlara takılmış olan bu keskin silahlar sadece koruma işlevi görmekle kalmaz, aynı zamanda su kaybını azaltarak zorlu şartlara direnmelerini sağlar.
Fakat bu mütevazı bitkinin asıl dikkate değer yönü, yalnızca ekolojik dayanıklılığı değildir. Deve dikenleri, yüzyıllar boyunca Anadolu insanının şifa kaynağı olmuş, halk hekimliğinde geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Meryemana dikeni, akkız, deve kengeli, sütlü kengel, mübarek diken, şevketü’l-Meryem gibi birçok çeşitleri bulunur. Bu dikenli bitkide her yörenin ona verdiği başka bir isim, her kültürün ondan aldığı başka bir ders vardır. Ve belki de en dikkat çekici ders, hayvanlar âleminden, özellikle de çöl develerinden gelen ibretlik bir hikâyede gizlidir.
Kendi Kanına Doyamayan Deve
Denilir ki çöllerde bir tür diken vardır ki, develer bu dikene adeta tutkuyla bağlıdır. Gördükleri yerde iştahla yaklaşır, dikenleri hiç çekinmeden çiğnemeye başlarlar. Ancak bu sevda tehlikelidir. Dikenin sivri uçları devenin ağzında yaralar açar. Bu yaralardan akan tuzlu kan dikenin kendisiyle karışınca devenin damağında daha da cezbedici bir tat oluşturur. Böylece deve ne kanayan ağzını fark eder ne de acısını hisseder. Kanadıkça yer, yedikçe daha çok kanar. Eğer bir dış müdahale olmazsa bu kısır döngü sonunda deve kendi kanına doya doya ölüme yürür.

Hırsla Gelen Hasar
Bu trajik hikâyede anlatılan bitki, Arapçada “harese” adıyla bilinir. Aynı kökten türeyen kelimeler ise dilimize “hırs”, “haris”, “ihtiras” ve “muhteris” gibi anlamlar olarak yerleşmiştir. Hikayedeki bu benzetme, hırsın insanoğlu üzerindeki yıkıcı etkisini çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Zira hırs da tıpkı dikenli bitki gibi başlangıçta cazip bir arzu gibi görünür ama zamanla insanın ruhunu, gönlünü ve dahi hayatını kanatır. Hırsına kapılan insan, çoğu zaman ne yaptığını fark edemez ve kaybettiklerini göremez.
Hırsla Değil, Azimle Yol Almak
Hırs ile azim çoğu zaman karıştırılır. Oysa ikisi arasında derin bir uçurum vardır. Biri sabrın yoldaşıdır, diğeri doymazlığın. Biri meyveyi zamanında toplar, diğeri dalı kırar da henüz olmamış meyveyi alır.
Hırs; sahip olma isteğinin, doyumsuzluğun ve daha fazlasını istemenin ateşidir. Hırslı insan, sahip olduklarına şükretmek yerine, elindekileri küçümseyip gözünü hep ötekine diker. Helal-haram sınırını gözetmeden, sonuçlarını düşünmeden elde etmek ister. Bu tavır, insanı kanaatsizliğe, tatminsizliğe ve ruhsal huzursuzluğa sürükler. Boşuna denmemiş: “Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.”
Azim ise başkadır. Azimli insan sabırlıdır; hedefleri vardır ama bu hedefler uğruna değerlerinden ödün vermez. Çalışır, çabalar, alın teri döker ve sonunda “nasip” deyip elde ettiğine razı olur. Kanaatkârdır ama tembel değildir. Mütevazıdır ama pasif değildir. Bu yönüyle azim, insanın iç dünyasını zenginleştirir ve huzurunu pekiştirir.
Hırsın Ateşiyle Yanan Nefsi, Kanaat Suyu ile Sulamak Gerekir
İnsanın fıtraten hırslı yaratıldığı bir ayette mealen şöyle ifade edilmektedir: “Gerçekten insan, pek hırslı yaratılmıştır.” (Mearic Suresi, 70/19)
Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) de hırsla ilgili şu hadisi dikkat çekicidir: “Âdemoğlu yaşlanır, fakat ondaki iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs ve ömür üzerine hırs.”
Evet, dünya bir imtihan yeri olduğu için Cenab-ı Hak (cc) kullarından bazılarını zenginlikle, bazılarını da fakirlikle imtihan eder. Elindeki nimetleri kifayetli görmeyen kimseler hırs gösterir ve şükretmezler. Mektubat’ta bu hakikat şöyle ifade edilir: “Şükrün mikyası; kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet, hırs; şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir.” Burada hırsın, insanın huzurunu bozan, onu tatminsiz ve sürekli beklenti içinde bırakan bir duygudan ibaret olduğu vurgulanıyor. Hırslı insan, sahip olduklarına kanaat etmez; daha fazlasını elde etmek isterken kendi kendini yer. Üstelik çoğu zaman, o çok arzuladığı şeye ulaştığında da gerçek anlamda mutlu olamaz. Kanaat ise hem bir nimet hem de bir iç huzur kaynağıdır. Kanaatle gelen az bir rızık bile lezzetle, huzurla, şükürle karşılanır. Çünkü kalp tatmin olmuştur, nefis dizginlenmiştir, ruh sükûnet bulmuştur.
Toplumumuzda ne yazık ki azim teşvik edilmek yerine hırs yüceltilir hâle geldi. “Hırslı olmak iyidir, seni başarıya götürür.” gibi popüler sözler, pek çok gencin bilinçaltında baskı oluşturmakta. Ama hırsın başarıyı değil çoğu zaman ruhsal tükenişi getirdiği göz ardı edilmemeli. Hâlbuki gerçek başarı; hem dış dünyada bir şeyler başarmak hem de ruh dünyamızda şükrü, huzuru ve sükûneti inşa etmekle olur.
Son sözü Hz. Mevlânâ’ya bırakalım: “Kötülük insana tamahtan gelir. Kanaatten hiç kimse ölmedi; hırsla da hiç kimse padişah olmadı.”
