Hz. Ebu Bekir’in dilini eline alıp “Bütün felaket burada.” demesi boşuna değildi. İnsanı hem yükselten hem de yere seren şey, çoğu zaman dilinden çıkan oluyor. Hz. Ali’nin “İnsan dilinin altında gizlidir.” sözü de bunu anlatıyor.
Yürürken kaldırım taşlarına basar gibi kelimelerin üzerine basıyoruz, oysa her taşın altında bir karınca yuvası var. Bastığımız yerin canını acıtmamak için temkin gerek. Dil için de bu böyle.
“Ama haksızlık vardı, susamazdım ki.” diyorsun belki. “Ama hep ben mi susacağım?”
Doğru. Haksızlık karşısında susmak da zulümdür denir. Ama haksızlıkla mücadele ederken kalp kırmak da başka bir haksızlıktır. Hakkı savunmanın da yolu yordamı olur. Bağırarak değil, bastırarak değil, insanı ezerek değil; anlayarak, anlatmaya gayret ederek, usulce, vakarla…
“Ya hu şu kadar mesele için kavga edilir mi?” diyoruz, ardından aynı mesele yüzünden kapıları çarpıyoruz. “Bana kimse böyle konuşamaz.” diye başlayıp, en sert cümleleri biz kuruyoruz. İnsan dediğin garip; başkasının dilini tartıyor, kendi dilinin keskinliğini fark etmiyor. Kendini savunurken incittiğini, haklıyım diye yürürken kalpleri ezdiğini çok geç anlıyor. Haklı olmanın gölgesinde kırdığımız kırıkları sayan bir terazi yok yanımızda; ama her kırık, bir yerde karşımıza çıkıyor.
Dilimiz hızlı, kalbimiz yavaş. Dilimiz aceleci, kalbimiz temkinli. Dilimiz bir anda hüküm verirken, kalbimiz beklemeyi sever.
Bir fazla susmak, bir fazla nefes almak, bir fazla beklemek. “Bu cümleyi şimdi değil, sonra söyleyeyim.” demek.
Sonra bakıyoruz, o cümlenin çoğu zaman hükmü kalmamış; ya da daha güzel bir cümleyi bulmuşuz. Kalp ise kırılmamış. İncinmemiş. Bir evin içinde sevgi eksilmeden kalmış.
Dilimiz, yolumuzdur. Yolun üzerinde hem taşlar var hem de çiçekler. Seçtiğimiz her kelime, ya taş ya çiçek bırakır ardımızda. Biz gideriz, kelimelerimiz kalır. Ardımızda taşlar değil, çiçekler bırakalım. Bunun ilk adımı da basit, sade, fakat zor: kalp kırmamak için, bir fazla susmak.
