TR EN

Dil Seçin

Ara

Bırakın Yaşasınlar! / Psikiyatri

UNESCO gençlik çağını cesaretin çekingenliğe, macera isteğinin rahata üstün geldiği çağ olarak tanımlar. Tatlı hayaller, idealler, ilk sevgiler, sıkı arkadaşlıklar, uçarılık, haylazlık, gözü karalık bu dönemin özellikleridir. Coşkulu, çalkantılı, tutkulu, fırtınalı, kanı kaynayan, bunalımlı, öfkeli, çatışmalı, kaygılı, kimliğini arayıp bulmaya çalışan bir bireydir genç. Bu hızlı büyüme ve gelişme çağında ölümlerin iki nedeni vardır. İntiharlar ve kazalar.

 

Delişmen bir kızdım,

“Görünürde iyi bir çocuktum. Fazla güler, rekabetten çok hoşlanırdım, hırslıydım. Hiç kimseyi düşünmeden hareket ederdim. Şımarık her şeyi bilen, odası çarşamba pazarı gibi dağınık, yalancı, sivri dilli, kendini bir şey zanneden yani berbat biriydim. İnsanlarla oynuyordum. Senaristler gibi hain şeyler düşünür büyük keyif alırdım. Yalan ve kötü davranışlarla istediğimi elde etmeye çalışırdım.

Yakın arkadaşlarımı kendilerini yönetmemden bıktırıyor ve uzaklaştırıyordum. Annemle ilişkimi de mahvediyordum. Şu anda, benim için en değerli insanları neden incittiğime şaşırıyorum. Annemi çok ağlatırdım, kadıncağız “Beni kendinden uzaklaştırma.” diye ağlardı. Benim cevabım şöyle olurdu “Doğurmasaydın, yardımına ihtiyacım yok beni rahat bırak.”

Kaba ve sahteydim. Uyuşturucu bağımlısı değildim ama bağımlı olduğum şey nefretti. Acı çekmek çok hoşuma gidiyordu. İstediklerimi elde etmek için her şeyi yapabilirdim. Kimseden talimat almak istemiyordum. İyiliğime söylenen şeye bile karşı çıkıyordum.

En değerli insanlara acı çektiriyor, yalan söylüyor ve saldırıyordum. Sonra pişmanlık ve suçluluk... Düşündüm; aslında başkalarından değil kendimden nefret ediyordum. Başkalarına acı çektirerek bu nefreti gizliyordum.

Bütün bu kaos içinde çıldırmış gibiydim ve bir kutu ilaç içtim. Hiç kimseye faydam yoktu, kendi değersizliğimi de fark etmiştim.

Hastanede gözlerimi açtığımda annem yanımdaydı. Onun yorgun yüzüne ilk kez dikkatlice baktım. Onun gözlerinde kurtulmuş olmamdan duyduğu sevinci gördüm. Söylediğim bütün yalanlara ve yaptıklarıma rağmen hâlâ beni seviyordu. Yüzümdeki saçları yana itiyordu. Saatlerce kucağında ağladım. Böyle berbat ve korkunç şeyler yapan kızını neden hâlâ sevdiğini sordum. Cevabı saf ve dürüstçeydi: “Bilmiyorum.”

Gözyaşları arasında gülümsüyordu. Onu çok zorlamıştım ama çok şanslıydım. Öğrenmek istediğim her şeyi sanki onun yüz ifadesinde saklıydı. Artık değişmeliydim. Bunu anlamıştım.

…

Anne bu genç delişmen kızına iki büyük hediye vermişti. Birincisi; saf, şartsız sevgi yani şefkat, İkincisi; geçmişte yaptıklarını affetmek. Bu zevki kızına yaşattığı için onu kazandı ve kurtardı.

Herkes bu genç kız kadar şanslı olmuyor. Eğer anne kızını baskı ve tehditle düzeltmeye çalışsaydı ne olurdu? Kızın eğitimini korku üzerine kursaydı küçük hanım bu itirafları yapamayacak ve ruhsal gelişimini, kişilik özelliklerini tamamlayamayacaktı.

Tutarsız güvensiz insanlara acı çektirmeye devam eden, kendisiyle barışık olmayan bir kişi olarak aramızda dolaşacaktı.

Sevmek, sevilmek, acı çekmek, acı çektirmek, öfke, nefret, uçarılık, tutkular, çalkantılar, çatışmalar, kaygılar bu dönemde doğal duygulardır. Bu duyguları saklayıp yaşamak kaçınılmazdır. Bırakın gençler bu duyguları yaşasınlar, duvarların arkasında saklanmasınlar, hayatı yaşayarak öğrensinler.

Anne ve babaların bu dönemde çok müdahalesi ilişkileri daha da bozacaktır. Büyük hata yapmadıkça küçük hatalar yaşanarak öğrenilecektir. Büyüklerin şu üç ilacı kullanmaları şartıyla 1) Karşılıksız sevgi 2) Zaman ayırarak ilgi 3) Tatlı tebessüm, güzel birkaç söz, sevgi dolu bir bakış.