İnsanın zarar görmeden da yanabildiği en yüksek sıcaklık 50 derece civarındadır. Bunun üzerindeki sıcaklıklarda yanarız. Isı 54 derece ve üstü ise vücudumuzda yanık yaraları oluşur. İnsan vücudu için geçerli olan bu yanma ve deforme olma hadisesi, aynı şekilde, canlı cansız tüm varlıklarda da meydana gelebilir. Meselâ demir 1535 derecede erir. En dayanıklı maddelerden biri olan ve ampul yapımında kullanılan tungsten bile, ısı 3422 dereceye ulaşınca erir ve nihayet ısı 5552 dereceye ulaştığında kaynamaya başlar.
Görüldüğü gibi, aşırı sıcaklığa hiçbir madde dayanamıyor. Kaynama noktalarının üzerinde sıcaklığa maruz kalan maddeler ise, buharlaşıp gaz haline; ve daha sonra, çok yüksek sıcaklıklarda ise plazma haline dönüşüyor.
İşte, zamanında insan binasının tuğlası kılınan karbon, hidrojen, oksijen ve azot ile diğer canlı cansız varlıklarda karşımıza çıkan her element, dayanılmaz sıcaklıklar altında milyonlarca sene pişirilerek hazırlanmış bulunuyor.
Bunu daha yakından anlamak için ise, yıldızların ve bize en yakın yıldız olan Güneş’in nasıl çalıştığına bakmak gerekiyor.
Çocukluğumuzda büyüklerimize Güneş’i sorduğumuzda muhtemelen şu cevabı almışızdır. “Çok büyük ve çok sıcak bir ateş...” Güneş’in ne olduğunu gerçekten bilsek bile, çocuklar bunu sorduğunda bizler de hemen hemen aynı şekilde izah geliştirmek zorunda kalırız.
Aslında Güneş ve diğer yıldızlar ömürlerinin çoğunda sürekli kendi ağırlığı altında ezilen dev madde (gaz) toplarıdır. Güneş o kadar ağırdır ki, kendi yerçekimi vesilesiyle çekirdeğindeki, yani iç bölgesindeki maddeler muazzam basınç kuvvetleri altında devamlı birbirleriyle birleşip daha ağır maddeleri oluştururlar. Bu hadise genelde kâinattaki en hafif madde olan hidrojen atomlarının birleşerek helyuma dönüşmesiyle olur. Fizikte füzyon olarak adlandırılan bu olay sonucunda çok büyük bir enerji ortaya çıkar. Öyle ki, bir şekilde dünyanın bir yerlerinde bu işlemi yapabilseniz, çok az bir maddeyle şehirleri besleyecek enerjiyi elde edebilirsiniz.
Güneş’te füzyon meydana gelirken açığa çıkan enerji ile kütle çekimi ile merkezde oluşan basınç devamlı denge halindedir. Yani, aslında inanılmaz bir döngü yaşanır Güneş’in içinde. Kütle çekimi maddeleri içeriye doğru sıkıştırırken, içeride oluşan füzyon enerjisi karşı bir basınçla maddeyi dışarıya doğru savurur. Eğer bir şekilde füzyon enerjisi kütle çekimine galip gelirse, Güneş birkaç saniye içinde şimdikinin milyonlarca katı büyüklüğünde enerji vererek patlayacaktır. Bunun tam tersi durumda ise, yani kütle çekimi füzyon enerjisine galip gelirse, kendi içinde çökerek küçülecek ve kütle çekimi enerjinin dışarı kaçmasını büyük ölçüde engelleyecektir. Dışarıdan bakıldığında bol ışıklı ama soğuk ve küçük bir küre görülür. İşte hidrojen yakıtlarını yakarak çok daha ağır maddelere dönüştürmüş olan birçok yıldızın sonu bu olur. Birçok kaynakta karşımıza ‘Beyaz Cüce’ olarak çıkan kavram işte bu durumu açıklamak için kullanılır.
Güneş ve diğer yıldızlar zamanla hidrojenlerini helyuma dönüştürerek tüketince, helyum atomlarının kaynaştırılmasıyla daha ağır maddeler oluşmaya başlarlar. Bu daha ağır maddeler oluştukça çekirdekteki füzyon ve madde tüketimi hızlanır, yıldız daha fazla enerji çıkarmaya başlar ve eğer söz konusu olan Güneş büyüklüğünde bir yıldız ise bu yıldız genişleyerek kırmızı dev haline gelir. Daha ağır yıldızlarda ise füzyonun son aşaması o kadar hızlı gerçekleşir ki, bu bir patlama şeklinde görülür. İşte bu patlama da ‘süpernova’ olarak adlandırılır.
Kâinattaki en basit madde olan hidrojen, yıldız fırınlarında maruz bırakıldığı füzyon olayı sonucu, daha ağır maddeler olan helyum, karbon, oksijen, demir vs. maddelere dönüşmüştür. Evrenin ilk yıllarında sadece hidrojen olarak karşımıza çıkan madde zamanla yıldızlarda pişirilerek, bu yıldızın tüm maddelerini tüketip dağılmasıyla daha ağır moleküller halinde kâinata yayılır ve gezegen, asteroid, kuyrukluyıldız vs. cisimleri oluşturur.
İşte, Rabbimizin kâinatı yarattığı an olarak düşünülen Büyük Patlama (Big Bang) zamanından beri yaşayıp ölmüş tüm yıldızlarda pişen maddeler bir şekilde bizim Güneş sistemimize malzeme temin etmiştir. Milyonlarca derece sıcaklıkta tavlanan bu malzeme dünyada gören gözler, duyan kulaklar, damarlar ve içlerinde akan kan, envai çeşit meyve, ve bildiğimiz her şeyin yapımında kullanılmıştır. Bu bahsettiğimiz fırınlanma hadisesi vücudumuzda ve çevremizde gördüğümüz her madde için geçerlidir. Şu anda okuduğunuz dergi dahil her şeyi oluşturan madde bir zamanlar yıldız fırınlarında imal edilmiştir. Her uzvumuz; keza, kullandığımız eşya, yediğimiz yiyecek, soluduğumuz hava ve diğer nimetlerin hepsi aslında birer yıldız fırını ürünüdür.
Fakat, ne gariptir ki, birleşip şekilden şekle giren bu madde sıcağa fazla dayanamaz. Derimizdeki moleküller belki içinde piştikleri güneşin ışığından 150 milyon km. uzakta bile etkilenip bozulabilmektedir. Aynı hidrojen hem yıldızlara cehennem sıcaklığını veren yakıt, hem de oksijen eklenmiş haliyle yangınları söndürdüğümüz su olarak karşımıza çıkabiliyor. Aynı maddeden hem yıldız hem de buz yaratabilmek, kâinata hükmeden ve kendisi kâinat cinsinden olmayan ve gücü her şeye yeten tek bir Varlığın işi olmalı, değil mi?
Şimdi gidip aynaya bakabilir ve kendinize şu soruları sorabilirsiniz; “Şu elimdeki karbon atomları acaba hangi yıldızda pişti? Bu elleri gören gözlerimdeki oksijen molekülleri hangi yıldızda ve kaç yıl fırınlandı? Bunları kıvamında hazırlayan Usta kim?”
