Öncelikle insanda bulunması gereken ahlâkî özellikleri kurumlarda ve mesleklerde aramak, insan gerçeğini gözardı etme sonucu verecek riskler taşıyor. Halbuki kurumlara anlam ve içerik kazandırmada en önemli belirleyici, insan kimliğidir. Kurumlar da insan eseridir ve kurum kimlikleri insan kimliğinden ayrı düşünülemez.
Dürüstlük, şeffaflık, ahlâka uygunluk gibi kavramların genelde kurumlar ve meslekler için gerekli olduğuna inanan bir halimiz var. Olumlu değer yargılarını öncelikle kuruluşlarda görmek istiyoruz. Bu yaklaşım elbette belli bir gerçeklik taşıyor, ama gerçeği tam ifade etmiyor. Zira, kurumlar da insan eseridir ve kurum kimlikleri insan kimliğinden ayrı düşünülemez.
Öncelikle insanda bulunması gereken ahlâkî özellikleri kurumlarda ve mesleklerde aramak, insan gerçeğini göz ardı etme sonucu verecek riskler taşıyor. Halbuki kurumlara anlam ve içerik kazandırmada en önemli belirleyici, şüphesiz, insan kimliğidir. Öyleyse, hayatın her alanında görmeyi arzu ettiğimiz ahlâka uygun davranışların her şeyden evvel insanda yer etmesi gereğine inanmak zorundayız. ‘Meslek etiği’ diyerek sanki insanın dışında bir kaynağa atıfta bulunduğumuzu akla getiren tutumlar, kendimizi unutma veya kişiyi devreden çıkarma sonucunu verdiği ölçüde değer taşımıyor. Çünkü, meslek de, onun etiği de insanla sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Hayatın akışı içinde aksayan her şeyin suçunu insanın dışındaki sebeplere bağlama anlayışı bizi bilerek veya bilmeyerek kişiyi sorumluluk konumundan çıkarmaya götürecektir. Bu kolaycı tutum, insanı rahatlatabilir. Çünkü, sorumluluğu kurumlarda aramakla insanı geri plana atıyoruz. Ne var ki, her türlü çözülmenin de, düzelmenin de odağı insan kimliğidir. Sağlıklı çözüm üretebilmek için insanın merkeze alınmasına mecburiyet vardır. Görünüşte herkesçe bilinen ve basit gibi görünen bu gerçeğin gereğini yaptığımızı söyleyebilir miyiz? İnsanı öne çıkardığımızdan bahsedilebilir mi? Kişisel planda, ahlâkî yapılanmayı gerçekleştirmede, günümüz yaşantısını belirleyen modernite olumlu bir çaba içinde midir, yoksa insanı yozlaştıracak bir ilgisizlik içinde mi? Günümüz modernitesi tarafından insanın ihmal edildiği ve hatta istismar edildiği inkâr edilemez bir realitedir.
Önümüze konulan yaşama ve düşünme şartları ne olursa olsun, olayları izaha ve çözmeye eğildiğimiz zaman, karşımıza çıkan gerçek, insanı gözardı edemeyeceğimiz keyfiyetidir. İnsanı bütüncül mahiyeti ile tanımaya ve bilhassa şekillendirmeye işte bunun için muhtaç bulunuyoruz. Yaşantımızın her alanında dürüstlük, ahlâk, vb. değer yargıları geçerli olsun istiyoruz. Bu ideal düşünceye acaba biz ne kadar yakınız veya bunun oluşumuna ne ölçüde katkı yapıyoruz? Sorgulamaktan ve özeleştiri yapmaktan kaçınmamamız gereken nokta burasıdır. Öyle ise, kişisel ve toplumsal hayata rehberlik yapabilecek, doğru yolu gösterecek bir ahlâkın kaynağını bulmak zorundayız. İnsanı fizikî ve manevî bütünlüğü içinde ele alan aşağıdaki ifadeler, ahlâkın kaynağı ve mahiyeti ile ilgili olarak yeterli fikir verebilecek nitelik ve içeriktedir:
“Tagayyür, inkılâp ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye; ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye; üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.”
İlk bakışta, bu ifadeler, günümüz insanı için yabancı olduğumuz bir üslûp gibi görünebilir. Fakat, başta insan gerçeğini tanımak ve ahlâk konusunu kavramak için, bu ifadeleri tanımamız ve anlamamız gerekiyor. Bediüzzaman’ın bu sözleri, başta felsefe ve psikoloji gibi ilim dalları tarafından hikmet tezgahında irdelense, şüphesiz önümüze çok zengin bir anlam haritası çıkacaktır. Bu görevi ehline bırakarak kısaca özetlemek gerekirse:
Her an her türlü biyolojik ve manevî değişime ve olumlu olumsuz yönde dönüşümlere açık bulunan insandaki ruhun yaşayabilmesi için şu üç önemli duygunun (latifenin) bulunması gerekiyor. Bunlardan birisi, insanın menfaat ve lezzetlerdeki doyumunu sağlayan şehvet duygusudur. Bediüzzaman bu kavramı açıklarken ‘kuvve-i şeheviye’nin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi teferruatı bulunduğunu söylüyor. İnsanda bulunan temel güdülerden ikincisi, zararlı şeylerden korunmayı sağlayan duygudur. Korkma veya korkusuzluk ile kahramanlık gibi durumlar bu duygunun ürünüdür. İnsan davranışlarını belirleyen üçüncü duygu ise, fayda ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırma imkânı veren akıl duygusudur.
İnsanın yaratılışında bu duygulara bir sınır konulmamıştır. Onun için insan en iyiyi olduğu kadar en kötüyü de yapabilecek özelliklere sahiptir. Bu sebeple insan, iyi ve güzel işler yapabildiği gibi, büyük haksızlık ve zulümler de işleyebilir. Bu özellik sebebiyle de, sınır konulmamış bu insanî duyguları kontrol altına alacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Çünkü, bu düzenleme olmazsa, kuvvetliler zulme başvurur, zayıflar da korumasız kalıp zarar görür. Kaosa mahkûm bir hayat ise, yaşanmaz ve çekilmez hale gelir. Bu yüzden, davranışları insan ve toplum yaşantısına yakışır hale getiren ve belirleyen ilkelere ihtiyaç vardır; ki, biz bu kuralların tamamına ‘ahlâk’ diyoruz. İslâm literatüründe ahlâken benimsenmesi gereken normlar bütününün adına ‘sırat ı müstakim’ denilmiştir. Bediüzzaman bu kavramın belirlediği anlam kümesine vurgu yapmak için, “Ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise, sırat-ı müstakimdir.” demektedir.
Bu ifade, aynı zamanda ahlâkta, ‘istikamet’ kavramının belirleyici olmasını öngörüyor. ‘Doğru yol’ olarak tanımlayabileceğimiz istikamet kavramı hakkında Bediüzzaman, ‘bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ve en doğrusu’ şeklinde tarif getiriyor, iki nokta arasındaki en kısa mesafe anlayışı, ahlâka uygulandığında, insanın sözüne ve davranışına yalan ve hile katmadan, davranışlarında riyaya sapmadan en doğruyu seçme ve söyleme yükümlülüğünü öngörüyor.
Görülüyor ki, ahlâk kavramının, dışımızda ve kurumlarda aranmadan önce, olumlu değer yargıları olarak kişiliğimizde yer etmesi gerekiyor. Hayatın bir bütün olarak iyi işlemesi için ahlâklı olma kaygısı taşıyan kişilerin toplumunu kurmak öncelikli amaç olmalıdır. Aksi takdirde, olumsuzluklara seyirci insanların yaşadığı sözde bir toplum, gerçekte ise, niteliksiz bir yığının mensuplarından birisi oluruz. Onun için, ‘Önce insan!’ demeli ve gereğini yapmalıyız.
