TR EN

Dil Seçin

Ara

Yeniden Dirilişler / 2. Bölüm: Buzdan Gelenler

Yeniden Dirilişler / 2. Bölüm: Buzdan Gelenler

Hikaye 90’larda başlıyor. 6 yıl boyunca anne olmaya çalışan Linda Archerd, yıllar geçtikçe umutları tükenmeye başladığında, eşi ile, o dönemde daha çok yeni bir teknoloji olan tüp bebeğe başvurdu. 4 tane embriyo meydana geldi. O dört embriyodan biri, Linda’yla birlikte anne olma yolculuğuna adım attı, ve onunla birlikte hayat buldu. Sağlıklı bir kız çocuğu dünyaya geldi. Geriye kalan üç embriyo ise, hayat ile hayatsızlık arasındaki o tuhaf arada, zamanın dışına bırakıldı. -196 derecede, bir tankın içinde, uyuyan yıldızlar gibi beklemeye başladılar. Dünya değişti, insanlar değişti, umutlar, hayal kırıklıkları, zaferler gelip geçti... Ama o üç küçük embriyo, bir annenin yüreğinden kopup gelen sessiz mucize ihtimali olarak beklemeye devam etti… Linda eşinden ayrıldı, ve embriyoların velayetini aldı. Her yıl yenilenen saklama ücretleri zamanla artsa da, vicdanı onları çöpe atmaya da bilim için kullanılmalarına adamaya da izin vermedi. Fakat ikinci bir çocuk edinme fırsatını da bulamadı ve en sonunda menopoza girdi. Bunun üzerine bir kilise vasıtası ile çocuğu olmayan bir çift ile bağlantıya geçti ve embriyoları onlara verdi. Maalesef, Amerika’da bu noktada mahremiyete dikkat edilmiyor ve bu tip transferler yapılıyor. 30 yılı aşkın bir dönem dolapta bekleyen bu embriyolardan biri, geçtiğimiz haziran ayında, başka bir kadından dünyaya geldi ve donmuş olarak en uzun süre bekledikten sonra dünyaya gelen bebek olarak rekor kırdı. (1-2)

Resim 1: Rekor kıran bebek (1)

İnsanda çok belirgin ve baskın bir beka hissi var. Sevdiği şeylerde de hayatında da devam istiyor. Dünyada bunun mümkün olmadığını, faniliğinin kesin olduğunu bilse bile bir yolunu arıyor. Çocuk sahibi olmanın da pek çok yönlerinden bir yönü belki de bu… Kendi bu dünyada ebedi olamasa da nesli devam ediyor, genleri sürdürülüyor. 

30 yıl uyuyan bir embriyo böyle dirilebiliyorsa, 30 yıl önce ölen bir insanın, bir şekilde DNA’sının dizilimi yapılsa, klonlama, tüp bebek ve benzeri yöntemler kullanılsa, bir çocuğu olabilir mi? 

En azından şu an için, bu mümkün değil. Fakat bu şaşırtıcı düşünceyi insanın aklına getiren ilginç gelişmeler var: 

Japon bilim insanları, 16 yıl boyunca standart bir derin dondurucuda, -20°C’de saklanan ölü farelerin testis dokularından, yıllar sonra sperm hücreleri elde etmeyi başardı. Dondurulmuş bu dokular çözüldükten sonra, hareket yetisini kaybetmiş olsa da hala genetik açıdan sağlam olan sperm hücreleri, mikroenjeksiyon yöntemiyle yumurtalara aktarıldı. Ardından bu embriyolar dişi farelere yerleştirildi ve sağlıklı yavrular dünyaya geldi. Bu çarpıcı deney, bir canlının tamamının dondurulup diriltilmesi anlamına gelmese de, uzun süre saklanmış dokulardan üreme hücresi elde edilerek doğurganlığın sürdürülebileceğini gösteren önemli bir bilimsel dönüm noktası oldu. (3)

Pennsylvania Üniversitesi’nden bilim insanları, bilim tarihinde eşi benzeri az görülür bir başarıya imza attılar. 23 yıl boyunca sıvı azotta dondurulmuş halde saklanan fare testis dokuları, yıllar sonra çözüldü ve yeniden canlı hücre üretimine kazandırıldı. Bu donmuş dokulardan elde edilen sperm kök hücreleri, kendi sperm üretimi olmayan alıcı farelerin testislerine nakledildiğinde, bilimsel beklentilerin ötesinde bir sonuç elde edildi. Donmuş hücreler, yeni ortamlarında tutunarak spermatogenez sürecini yeniden başlattı ve olgun sperm hücrelerine kadar gelişebildi. Her ne kadar taze dokularla karşılaştırıldığında verim düşük olsa da, bu buluş, hem insan doğurganlığının korunması hem de nesli tükenmekte olan türlerin devamı açısından çığır açıcı bir potansiyel olarak literatüre geçti. (4)

Uzayda yaşam bir gün mümkün olacaksa, yeni nesillerin orada doğabilmesi de gerek. Peki uzay gibi insan hayatına bu derece elverişsiz bir yerde bu mümkün olabilir mi? Japon bilim insanları, bu sorunun cevabını yıldızların ötesinde aradı. Dondurularak kurutulmuş fare spermleri, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda tam 9 ay boyunca -95°C’de saklandı; o süre zarfında dünyanın yüzeyine göre 100 kat daha güçlü bir radyasyona maruz kaldı. Dönüşte yapılan incelemelerde, spermlerde hafif DNA hasarı saptansa da, bu hasar yumurtanın sitoplazması tarafından onarıldı.

Araştırmanın bu kısmı beni hem güldürdü, hem düşündürdü ve hayran bıraktı. Uzayın derinliklerinde, yüksek radyasyon altında, karanlık bir hücrede, Allah bir kadına, sessizce ve mütevazice bir erkeğin hatalarını düzelttiriyordu. 

DNA’daki hataların düzelmesinin ardından, sağlıklı fareler dünyaya geldi. Yavrular hem fiziksel hem genetik açıdan dünyada döllenen kardeşlerinden farksızdı. (5)

 

Zamanın Derinliklerinden Uyanan Virüsler

Hücrelerimizin en derin köşelerinde, genetik mirasımızın satır aralarına gizlenmiş sessiz misafirler var. Bu biyolojik zaman kapsülleri, canlıları milyonlarca yıldır enfekte eden retrovirüslerin bıraktığı kalıntılar.

Retrovirüsler, oldukça özel bir mekanizmaya sahiptir. Genetik materyallerini, enfekte ettikleri hücrenin DNA’sına entegre ederler. Bu süreçte, kendi kopyalarını bir tür moleküler damga gibi genomumuza işlerler. Eğer bu bulaşma üreme hücrelerinde gerçekleşirse, bu genetik iz bir sonraki nesle de aktarılır. İşte bu şekilde, bir zamanlar dışarıdan gelen bu virüsler, bugün insan genomunun yaklaşık %8’ini oluşturuyor. (6)

Hastalıklardan bir süre sonra DNA’daki bazı mekanizmalar vesilesi ile Allah bu genleri susturmuş. Virüs kalıntıları, adeta unutulmuş bir mezar taşındaki silik yazılar gibi, milyonlarca yıldır sessizler. Artık çoğalamıyor, bulaşamıyor, hastalık yapamıyorlar. 

Araştırmacılar, bu sessiz kalıntıları tek tek inceledi. Genetik dizilimlerini karşılaştırdılar, eksik parçaları tamamladılar ve laboratuvar ortamında bir zamanlar aktif olanı yeniden inşa ettiler. Özellikle HERV-K adı verilen bir retrovirüs türü, bu yöntemle sentetik olarak yeniden inşa edildi. Hücre kültürlerine yerleştirildiğinde ise adeta uykusundan uyanmış gibi eski haline döndü. Çoğaldı, hücre dışına çıktı, başka hücreleri enfekte etti. (7-10) Bir zamanlar yok olduğu sanılan bu moleküler hayaletler, insan elinin değmesi ile yeniden hayata döndü. 

 

Bir Asırlık Sessizlikten Dönen Virüs

1918 yılında dünya, modern tarihin en ölümcül grip salgınıyla karşı karşıya kaldı. İspanyol gribi, sadece birkaç ay içinde yaklaşık 40-50 milyon insanın hayatına mal oldu. Bugün benzer bir virüs ortaya çıksa, tıbbi imkanlar göz önüne alınırsa, sadece ABD’de 8 milyondan fazla kişinin yaşamını yitireceği tahmin ediliyor.

Bir yüzyıl sonra, Alaska’nın permafrost adı verilen kalıcı buzullarında, salgının kurbanlarından genç bir kadının bedeni, neredeyse hiç bozulmamış halde bulundu. Araştırmacılar, onun akciğer dokusundan minik parçalar aldı. Bu dokuların içinde, 1918 grip virüsüne ait RNA kalıntılarına ulaştılar.

Bu RNA parçaları, antik bir kitabın yırtılmış ve dağılmış sayfaları gibi, tek başına anlamlı değildi. Ancak bilim insanları, geçmişteki salgınları daha iyi anlamak ve gelecekte karşılaşabileceğimiz pandemilere daha hazırlıklı olmak amacı ile, sabırla her bir genetik harfi birleştirdi, kodları çözümledi, elde edilen diğer numunelerle birlikte eksikleri tamamladı ve sonunda 1918 grip virüsünü laboratuvarda yeniden inşa ettiler. (11-14)

Daha sonra, ortaya çıkan virüsü, hayati fonksiyonlarını gösterip gösteremeyeceğini anlamak için, kontrollü bir şekilde laboratuvarda canlı hücrelere verdiler. Ve gerçekten de sanki 100 yıl öncesindeki gibi, aradan hiç vakit geçmemiş, virüs hiç parçalanmamış ve bozulmamış gibi, hücreleri enfekte etti, genetik materyalini kopyalayıp çoğaldı, bulaşıcı özelliklerini yeniden sergiledi. 

Bu ve benzeri gelişmelerle birlikte bilim camiasında türü tükenen bazı canlıları geri getirme üzerine projeler başlatıldı. Geri getirilmek istenen türler, ekosistemlerde büyük etkileri olan canlılar oldukları için, “kilit taşı türleri” olarak tanımlanıyor. Colossal adlı bir şirketin, Amerika’da yaşamış, binlerce yıl önce nesli tükenmiş, kadim kurt denilen dev bir kurt türü üzerine yürüttüğü bir çalışma ile 3 kadim kurt, veya “kadim kurt benzeri” diyebileceğimiz yavru doğdu. (15) 

Resim 2: İlk doğan iki “kadim kurt”, Romulus ve Remus (15). 

Proje ve yeni doğan yavrular ile ilgili biyolojik, ekolojik, ve etik tartışmalar devam ederken Colossal aynı zamanda mamutlar ile ilgili diğer bir projeye devam ediyor. (16) 

Mamutlar, bir zamanlar Kuzey yarımkürenin büyük bölümüne yayılmış devasa canlılardı. Avrupa’dan Asya ve Kuzey Amerika’ya kadar geniş bir alanda yaşamışlardı. Farklı iklim ve çevre koşullarına uyumlu birçok alt türleri vardı. En iyi bilinen türlerden biri, buz çağının zorlu ikliminde yaşayan yünlü mamuttu. Ancak zaman içinde, özellikle son 100.000 yılda, mamut türlerinin genetik çeşitliliği dramatik biçimde azaldı. Sayıları düştü, yaşam alanları daraldı ve sonunda sadece izole bölgelerde küçük gruplar halinde varlıklarını sürdürdüler.

Bu türlerin son temsilcileri, Sibirya’nın doğusunda yer alan Wrangel Adası ve Bering Denizi’ndeki Saint Paul Adası gibi uzak noktalarda hayatta kalmaya çalıştı. Wrangel Adası’nda yaşayan mamutlar, yaklaşık 4.000 yıl önceye kadar varlıklarını sürdürdü.

Mamutların otlanma ve toprağı kazma şekilleri, Sibirya tundralarını koruyor, bölgedeki donmuş toprak tabakası permafrostun, bu ağır canlılar tarafından devamlı çiğnendiği ve sıkıştırıldığı için, erimesini engelliyordu. Permafrost erimediği sürece de içinde hapsolmuş tonlarca karbon ve metan gazının salınımı da azaltılmış oluyordu.

Bunun yanında, bu otçullar, tohumların yayılmasına, besin döngüsünün canlanmasına ve toprağın havalanmasına katkıda bulunuyorlardı. Bu, küresel karbon döngüsü açısından önemli bir rol oynuyor, böylece eski bozkır-tundra ekosisteminin yeniden canlanması sağlanıyordu.

İşte bilim insanlarının soyu tükenmiş türleri geri getirme fikrine yönelmesinin nedeni bu. Bu fikir ilk başta bilim kurgu gibi gelse de, bugün gerçek projeler yürütülüyor.

Sibirya’nın kuzeydoğu köşesinde, donmuş toprakların hala korunduğu bir alan olan Pleistosen Park, Rusya Bilimler Akademisi’nden biyolog Sergei Zimov ve oğlu Nikita’nın ömürlerini adadıkları bir proje. (17-18) Son yıllarda, bizon, geyik, misk öküzü, yabani atlar gibi, tarih öncesi dönemde bu bölgede yaşamış hayvanlara genetik olarak çok benzeyen bazı canlıları getirerek eski Pleistosen ekosistemini yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. 

Resim 3: Atlar, bizonlar ve misk öküzleri, 10.000 yıl aradan sonra ilk kez Pleistosen Parkta yeniden yan yana otluyor (18).

2020 yılında yapılan bir araştırmaya göre, büyük otobur hayvanların yapay olarak ithal edildiği parka yerleştirilen toprak sıcaklığı sensörleri, hayvanların sıkça dolaşıp karı ezdiği bölgelerde toprağın, hayvan bulunmayan benzer alanlara göre, belirgin şekilde daha soğuk olduğunu gösteriyor. Ölçümlere göre, bu fark, sadece birkaç santimetre derinlikte bile, yıllık ortalamada yaklaşık 2°C’ye kadar çıkabiliyor. (19-20)

Zimovlar, bu ekosistemde hala eksik olan temel parçanın mamutlar gibi dev otçullar olduğunu düşünüyor. Bu nedenle Colossal gibi biyoteknoloji şirketlerinin, genetik mühendislik yoluyla soğuğa dayanıklı, mamut benzeri filler geliştirme planları, Pleistosen Parkı’nın uzun vadeli vizyonuyla doğrudan örtüşüyor. Amaç, yalnızca bir türü geri getirmek değil. Mamutların bir zamanlar oynadığı kritik ekolojik rolü yeniden canlandırarak, kutup ekosistemlerini güçlendirmek ve permafrostun çözülmesini yavaşlatmak.

Fakat bu yöntem tek başına uygulanacak bir çare değil. Bir mamutun klonlanması ve türü tükenmiş olan bu canlının tekrar doğal ortamına konması çok uzun ve zor bir süreç. Bu işin teknik zorluklarının aşılmasının yanında, mamutların ve genetik olarak onlara en yakın olup, taşıyıcı anne olarak kullanılacak Asya fillerinin gebelik süresinin 22 ay olması da cabası. Bir mamut popülasyonunun eskiden yerine getirdikleri vazifelerini yapacakları şekilde belli bir sayıya ulaşmaları için, çok uzun bir zaman, yüksek miktarlarda para, ve azami bir sebat gerekiyor. En sonunda gerçekleşir mi, veya ne kadar sürer kestirmek zor. Fakat bu uzun süreç içerisinde Colossal, ilginç bir deney ile bizleri şaşırttı: 

Mamutların geri getirilme projesinde uzun ve kalın tüyler, kalın bir deri altı yağ tabakası gibi aşırı soğuk Arktik iklimlerde hayatta kalabilmeye yardım edecek genler üzerinde özellikle duruluyor. Bu genlerin bilgisayarda dizildikten sonra, gerçek hayatta ve yaşayan bir canlı üzerinde kısa sürede fenotipik etkilerini gözlemleyebilmek için yapılan deneyde araştırmacılar, mamutun kalın, dağınık tüylerini kodlayan yedi farklı geni tanımladı. Bu genlerden her biri, tüylerin kaba, kıvırcık ya da uzun olmasından sorumluydu. Ayrıca kürke kendine özgü sarı rengini veren melanin üretimini düzenleyen bir gen ile mamutun olağanüstü yağ metabolizmasını kontrol eden başka bir geni de tespit ettiler. CRISPR teknolojisi ile, bu özellikleri taşıyacak şekilde fare kök hücrelerini yeniden programlamak için hem kök hücre hem de zigot temelli bir yöntem izlediler. Ancak sonraki adımlar, ciddi ölçüde deneme-yanılma içeriyordu.

Beş turdan oluşan deney sürecinde yaklaşık 250 embriyo meydana geldi. Bunların yarısından daha azı, 200 ila 300 hücrelik, daha gelişmiş ve yaşama şansı yüksek embriyolara dönüşebildi. Bu embriyolar, yaklaşık bir düzine taşıyıcı dişi fareye yerleştirildi. Sonuç olarak 38 yavru dünyaya geldi. Bu yavruların hepsi, normal farelerden farklı olarak, mamuta özgü sarı, yünlü tüyler ile, hızlandırılmış yağ metabolizması özelliklerini taşıyordu. (21-24) 

Resim 4: Mamut genleri ile kodlanmış fare ve normal fare. 

Mamut genleri yeniden dirilmiş, başka bir canlı üzerinden devam ediyordu. Bu minicik yaratıklar, Allah’ın donmuş genetik bir mirası, modern teknolojiyle canlandırdığının somut bir kanıtı idi. 

Elbette ki, bir mamut sadece bu genlerden ibaret değil. Yapılması gereken daha çok şey var. Bu dev canlıyı 21. yüzyıla gerçekten taşıyabilmek için, onlarca geni daha çözümlemeleri gerekiyor. Ardından bu genetik düzenlemelerin fare modellerinde test edilmesi şart. Ancak bu aşama başarıyla geçilirse, aynı teknikler fil üzerinde denenebilir.

Yoktan yaratılmayı, ahirette yeniden diriltilmeyi aklı kabul etmediği için imanı kalbine yerleştiremeyen, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye kibirle soran insana Allah dünyada pek çok numuneler gösteriyor. Her sabah uyanmaktan, bahardaki yeniden dirilişe, bilgisayardan seneler önce silinmiş bir dosyanın, hava zerrelerinde saklanmış kelimelerinden yeniden gün yüzüne çıkartılıp, 3D print edilmesine kadar örnekleri yetmiyormuş gibi, binlerce yıl önce dünya yüzünden silinmiş mamutların antik DNA’larının, buzun içinden ortaya çıkan kemiklerinden elde edilip dizilmesinden sonra, genlerinin yeniden dirilmesi, alışılmışlık perdesini yırtarak, bizleri daha derin düşünmeye zorluyor. Yüzlerce, binlerce yıl önce bozulup dağılmış virüsler, onlarca yıl donmuş embriyolar insanın cüzi ilmi ve kudreti ile çalışmasıyla, Allah’ın izni ile, yeniden hayat buluyor. Bunları görüp, şahit olduğumuz gibi biliyoruz ki, insan ister toprağa girsin, ister yakılsın külleri savrulsun, isterse her bir hücresi eriyip gitsin de hatırası bile kalmasın… Allah yine onu ismiyle, cismiyle, ve suretiyle yeniden yaratacak, yeniden hayatlandıracak. Bunun için sonsuz ilmi de kudreti de var… Ve asla vaadinden dönmeyecek… Ne ebediyete namzet ettiği kainatın meyvesi, arzın halifesi olan insanı, ne de amellerini unutup bırakmayacak, tekrar huzuruna alacak.

 

Kaynaklar:

1. https://www.technologyreview.com/2025/07/29/1120769/exclusive-record-breaking-baby-born-embryo-over-30-years-old/
2. https://abcnews.go.com/GMA/Wellness/baby-born-embryo-frozen-30-years-ago/story?id=124275415
3. S. Wakayama, H. Ohta, T. Hikichi, E. Mizutani, T. Iwaki, O. Kanagawa, & T. Wakayama, Production of healthy cloned mice from bodies frozen at −20°C for 16 years, Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 105 (45) 17318-17322, https://doi.org/10.1073/pnas.0806166105 (2008).
4. Whelan EC, Yang F, Avarbock MR, Sullivan MC, Beiting DP, Brinster RL. Reestablishment of spermatogenesis after more than 20 years of cryopreservation of rat spermatogonial stem cells reveals an important impact in differentiation capacity. PLoS Biol. 2022 May 10;20(5):e3001618. doi: 10.1371/journal.pbio.3001618. PMID: 35536782; PMCID: PMC9089916.
5. Wakayama S, Kamada Y, Yamanaka K, Kohda T, Suzuki H, Shimazu T, Tada MN, Osada I, Nagamatsu A, Kamimura S, Nagatomo H, Mizutani E, Ishino F, Yano S, Wakayama T. Healthy offspring from freeze-dried mouse spermatozoa held on the International Space Station for 9 months. Proc Natl Acad Sci U S A. 2017 Jun 6;114(23):5988-5993. doi: 10.1073/pnas.1701425114. Epub 2017 May 22. PMID: 28533361; PMCID: PMC5468614.
6. Stein RA, DePaola RV. Human endogenous retroviruses: our genomic fossils and companions. Physiol Genomics. 2023 Jun 1;55(6):249-258. doi: 10.1152/physiolgenomics.00171.2022. Epub 2023 May 8. PMID: 37154499.
7. Lee YN, Bieniasz PD. Reconstitution of an infectious human endogenous retrovirus. PLoS Pathog. 2007 Jan;3(1):e10. doi: 10.1371/journal.ppat.0030010. PMID: 17257061; PMCID: PMC1781480.
8. Dewannieux M, Harper F, Richaud A, Letzelter C, Ribet D, Pierron G, Heidmann T. Identification of an infectious progenitor for the multiple-copy HERV-K human endogenous retroelements. Genome Res. 2006 Dec;16(12):1548-56. doi: 10.1101/gr.5565706. Epub 2006 Oct 31. PMID: 17077319; PMCID: PMC1665638.
9. Dube D, Contreras-Galindo R, He S, King SR, Gonzalez-Hernandez MJ, Gitlin SD, Kaplan MH, Markovitz DM. Genomic flexibility of human endogenous retrovirus type K. J Virol. 2014 Sep 1;88(17):9673-82. doi: 10.1128/JVI.01147-14. Epub 2014 Jun 11. PMID: 24920813; PMCID: PMC4136327.
10. Baldwin ET, Götte M, Tchesnokov EP, Arnold E, Hagel M, Nichols C, Dossang P, Lamers M, Wan P, Steinbacher S, Romero DL. Human endogenous retrovirus-K (HERV-K) reverse transcriptase (RT) structure and biochemistry reveals remarkable similarities to HIV-1 RT and opportunities for HERV-K-specific inhibition. Proc Natl Acad Sci U S A. 2022 Jul 5;119(27):e2200260119. doi: 10.1073/pnas.2200260119. Epub 2022 Jun 30. PMID: 35771941; PMCID: PMC9271190.
11. Tumpey TM, Basler CF, Aguilar PV, Zeng H, Solórzano A, Swayne DE, Cox NJ, Katz JM, Taubenberger JK, Palese P, García-Sastre A. Characterization of the reconstructed 1918 Spanish influenza pandemic virus. Science. 2005 Oct 7;310(5745):77-80. doi: 10.1126/science.1119392. PMID: 16210530.
12. https://archive.cdc.gov/www_cdc_gov/flu/about/qa/1918flupandemic.htm?utm_source=chatgpt.com
13. Xiao Y, Sheng Z, Williams SL, Taubenberger JK. 2024. Two complete 1918 influenza A/H1N1 pandemic virus genomes characterized by next-generation sequencing using RNA isolated from formalin-fixed, paraffin-embedded autopsy lung tissue samples along with evidence of secondary bacterial co-infection. mBio 15:e03218-23. https://doi.org/10.1128/mbio.03218-23
14. Urban, C., Vrancken, B., Patrono, L.V. et al. An ancient influenza genome from Switzerland allows deeper insights into host adaptation during the 1918 flu pandemic in Europe. BMC Biol 23, 179 (2025). https://doi.org/10.1186/s12915-025-02282-z
15. https://colossal.com/direwolf/
16. https://colossal.com/mammoth/
17. https://www.onlynaturalenergy.com/pleistocene-park-protecting-the-future-by-returning-to-the-past/
18. https://pleistocenepark.org/
19. Beer C, Zimov N, Olofsson J, Porada P, Zimov S. Protection of Permafrost Soils from Thawing by Increasing Herbivore Density. Sci Rep. 2020 Mar 17;10(1):4170. doi: 10.1038/s41598-020-60938-y. PMID: 32184407; PMCID: PMC7078274.
20. https://eos.org/articles/reindeer-could-trample-permafrost-thaw
21. Kluger J, Scientists Have Bred Woolly Mice on Their Journey to Bring Back the Mammoth. Mar 4, 2025,TIME.
22. https://www.npr.org/transcripts/nx-s1-5299962#:~:text=Scientists have created a mouse,correspondent Rob Stein has more.
23. https://www.npr.org/sections/shots-health-news/2025/03/04/nx-s1-5299962/woolly-mammoth-extinction-mice-genetic-engineering
24. Chen R, Srirattana K, Coquelin ML, Sampaio RV, Wilson R, Ganji R, Weston J, Ledesma A, Beebe J, Sullivan J, Qin Y, Chao JC, Papizan J, Mastracci A, Bhide K, Mathews J, Oglesby R, Menon M, van der Valk T, Bow A, Cantarel BL, James M, Kehler J, Dalén L, Lamm B, Church GM, Shapiro B, Abrams ME. Multiplex‑edited mice recapitulate woolly mammoth hair phenotypes. bioRxiv. 2025 Mar 3:2025.03.03.641227. doi:10.1101/2025.03.03.641227.