Amerika her şeyi bilebilir mi? Elindeki uydu teknolojisi ile uçan kuştan bile haberdar olabilir mi gerçekten? Aşağıdaki yazı; ABD’nin uydu sistemine dair efsaneleri ve gerçekleri irdeliyor.
Tabiî ya da sun’î her türlü düşmana karşı korunmak, insanlık tarihi boyunca medeniyetleri en çok meşgul eden, en çok maddî harcamaya sebep olan konu olmuştur. Etrafımızda gördüğümüz her şeyde korunma amaçlı bir yön bulabiliriz. Bindiğimiz aracın kapı kilidinden tutun da hemen tüm şehirlerin çevresini saran ve geçtiğimiz çağlarda görevlerini başarıyla yapmış olan surların kalıntılarına kadar pek çok şey, bize savunmanın hayatımızdaki yerini gösterir.
Teknolojik ilerlemeler, surların yerini radarlara, atlı savaş arabalarının yerini tanklara bırakmasını sağlamış olsa da, temel mantık hiçbir zaman değişmez. Bu mantık, düşmanın hareketlerini önceden belirlemeye yarayan istihbarat çalışmaları ve buna karşı koyma stratejisini oluşturma yöntemlerini belirlemek ile ilgili çabalardır.
Etrafınızda deniz varsa düşmanın denizden geleceğini düşünür ve güçlü bir donanma ve kıyı koruma sistemi oluşturabilirsiniz. Fakat çağımızda en büyük saldırılar hava yolu ile yapılmaktadır. Bu ise zamanımızın surları olarak adlandırılabilecek radar ve kızılötesi algılama sistemleri ile karşılanabilir. 2000’li yılların savaş uçağı teknolojisinde ulaşılmak istenen en büyük hedef ise, bu surları aşabilmek üzere dizayn edilmiş radara yakalanmama teknolojisidir. Bütün bunlar dışında savaş teknolojisinin yüzyıllardır değişmeyen ve en önemli noktasını oluşturan yanı, işin istihbarat, yani haber alma ayağıdır. İstihbarat olmadan hiçbir şekilde savaşı kazanma şansınız olamaz. Bu yüzden büyük devletler işin bu yanına verdikleri öneme binaen uzayda yüzlerce uydu ve dünyada teknolojinin son imkânlarını kullanan örgütler kurarak bu yönlerini geliştirmişlerdir.
Amerika Birleşik Devletlerindeki üzücü olaylar ise, acı da olsa, tüm insanlığın en eski ve en etkili silahını, yani insan zekasını yeniden hatırlamamıza sebep oldu. Bir devlet en ayrıntılı istihbarat ağını ve en güçlü mekanik ve elektronik silahları geliştirse de, küçük bir zeka manevrasıyla yapılacak saldırılara karşı ne kadar zayıf olduğunun farkına varabiliyor şimdi. Olaydan bir ay öncesine dönüp de Amerikalılara kaybettikleri binalara, hele bir Pentagon’a hava saldırısı düzenlenip büyük zarar verileceğini söyleseniz, hiçbiri inanmazdı. Çünkü onların uyduları vardı, CIA yerdeki gökteki her şeyi bilir ve her konuşmayı dinleyebilirdi. Hatta uydularının ve diğer cihazların yardımıyla giydiğimiz iç çamaşırlarının rengi ve markalarına kadar bilgi sahibi olabildiklerini iddia ederlerdi. Peki neyi atlamışlardı? Nasıl olmuştu da binlerce masum insanın ölümüne, çocukların yetim kalmasına sebep olan bu insanlık dışı saldırı gerçekleşmişti?
CNN muhabirinin söylediği, fakat bizim basınımıza yansımayan çok özet bir cümle her şeyi açıklamaya yetiyor. Bu kişi dedi ki:
“Amerika’dan canını bu yolda verecek kadar nefret eden insanların varlığı bizi çok korkuttu... Allah dünya üzerinde hiçbir yerde garantide olamayacağımızı bize çok acı bir şekilde gösterdi.”
Ne kadar korunabiliriz ya da teknoloji neyi yapar, neyi yapamaz; bunu görmek açısından, iddia edilenleri ve yapılabilecekleri masaya yatıralım ve görelim.
Düşmanı sindirmenin en iyi yollarından biri onu moral olarak çökertmek ve sizin yenilemeyeceğinize inandırmaktır. Tarih bu tip örneklerle doludur. Haçlı ordularının birçoğu moral olarak yıkıldığı için yenilmiş ve karşısında savaşanların canlarını zafer uğruna kolayca verebildiklerini gördükleri için savaşı kaybetmişlerdir. Moralin önemini yansıtan bir örneği ele alabilmek için tarihimize şanlı zaferlerden birini yazdıran Preveze deniz savaşına dönelim:
Savaşın öncesindeki gece kendisinden kat kat üstün olan Haçlı donanmasını farkeden Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki donanmamızın leventleri arasında hararetli tartışmalar olur. Bu güçlü donanmayı yenmenin tek yolunun kıyıdaki hâkim bir buruna topçu yerleştirmek olduğunu düşünen leventler bir heyet oluşturup Hayreddin Paşa’nın huzuruna çıkarlar. Kıyıdaki bahsedilen bölgelere topçu yerleştirmenin tek şansları olduğunu, başka türlü bu güçlü donanmayı yenmenin pek mümkün olamayacağını bildirirler. Donanmadaki diğer kaptan ve komutanlar Hayreddin Paşa’nın kendisinin bunu nasıl akıl edemediğine zaten şaşırmış durumdadırlar. Askeri dinleyen Hayreddin Paşa, şunu söyler:
“Siz kıyıya topçu yerleştirerek ancak şunu kazanırsınız: Düşman bunu görür ve bizim onlardan korktuğumuzu düşünür. Böylece gücü olmayan askerlerine bile güç ve moral kazandırırsınız. İşte o zaman Andrea Doria’nın donanmasını kimse tutamaz.”
İşte bu taktik; varsa bile korkusunu belli etmemek ve sanki her şeye hazırmış gibi davranmak, kendinden ve zaferden emin olmak, sahip olduğu gücü ve imkânları düşman gözünde abartarak onun moralini bozmak, savaşların ve savunmanın başarısındaki temel noktadır.
Bunu aktarmamın sebebi, karma toplumu ve medenî yapısıyla Osmanlı’dan önemli alıntılar yapmış olan ABD’nin savaşları daha girmeden moral ile kazanmasının ve kimsenin ABD’ye saldırmaya cesaret edememesinin altında yatan sebeplerin görülmesini sağlamaktır. Amerika Birleşik Devletlerinin bunu sağlamadaki en önemli dayanağı ise, teknolojik blöf yüklü reklamlardır. Birkaç Hollywood yapımı film ve teknoloji konulu belgesel seyreden herkes onların yara almaz ve yenilmez olduğunu düşünür. Bu konuda en çok bahsi geçen teknoloji ise uydu teknolojisidir.
Uydular dünyanın çevresinde atmosfer dışında belirli yüksekliklerde sürekli dönen cihazlardır. Bir ucunda ağır bir cisim bağlı olan bir ipi elinizde hızla çevirirseniz, cismin ipi zorlayarak dışarı doğru bir kuvvet uyguladığını hissedersiniz. Buna ‘merkezkaç kuvvet’ denilir. İşte uydular da bu prensiple dünyanın çevresinde hızla dönerler. Bu kuvvet sayesinde de yerçekimini yenip düşmeden yollarına devam edebilirler. Uyduların uzayda çalıştırılmasının sebebi atmosfer içindeyken hava sürtünmesi yüzünden gerekli yüksek hızlara ulaşılmasının ve bunun sürdürülmesinin mümkün olmamasıdır. Bir uydu yerden ne kadar uzaklaşırsa o kadar yavaş hızda dolanır dünya çevresinde. Hatta dünyadan öyle bir yükseklik değeri vardır ki, bu yükseklikte uydular dünyanın dönüş hızında dönerek sabit kalabilirler. Yerden 36.000 (otuz altı bin) km. civarında olan bu yörüngeye ‘sabit yer istasyonu yörüngesi’ adı verilir. Çanak uydu antenleri ile yayın aldığımız uydular işte bu yükseklikte bulunur. Bu sayede yerleri değişmediğinden, biz de antenimizi hep aynı açıda tutarak yayınları izleyebiliriz.
Uydular yeryüzünde çok titiz bir şekilde özel laboratuvarlarda hazırlanırlar. Her uydunun bir yapılış amacı vardır. Bunlar casus, meteoroloji, iletişim, araştırma, hatta yeraltı araştırmaları için bile dizayn edilmiş olabilirler. Meteoroloji uydularına hepimiz âşinâyızdır. Televizyonda hava durumunu seyrederken bulutların uydudan çekilmiş fotoğrafları ya da kısa hareketli görüntülerini izleriz. İletişim uyduları ise her an hayatımızdadır. Yine televizyon veya radyo yayınları bunlardan faydalanabilirler. Ayrıca uzak mesafeli her telefon görüşmesinde mutlaka uyduların parmağı vardır. Dünyadaki uzak bir yerle görüşürken seslerdeki gecikmeler için hep “Canım ses tâ uyduya çıkıyor, sonra geri geliyor.” deriz. Direkt olarak hayatımıza girmeyen ama varlığını hep duyduğumuz uydular ise, casus uydulardır. İşte o her şeyi görebildiği iddia edilen uydular, bunlardır.
Bir casus uydu ile yapılabilecekler oldukça sınırlıdır aslında. Bunlara sahip olanlar her ne kadar iç çamaşırı rengi ya da markasını görürüz deseler de, bunu yapmaları aslında mümkün değildir. Casus uydular birkaç yüz km.’den binlerce km. yükseğe kadar çeşitli yörüngelere oturtulurlar. Ama yüzde 99’u alçak yörüngede bulunurlar. Yakın, yani birkaç yüz kilometre yukarımızdan geçen casus uydular normalde mesafelerin kısalığı sayesinde daha fazla ayrıntı toplayabilirler. Ancak yakın yörüngede olmanın bir büyük dezavantajı vardır ki, bu da uydunun dünyaya düşmemek için çok hızlı hareket etmek zorunda olmasıdır. Saatte 20.000 (yirmi bin) kilometreye kadar ulaşabilen bu hızlarla hareket ederken bırakın iç çamaşırınızın markasını, elinizle havaya kaldırdığınız afişi bile okumaları imkânsızdır; çünkü bu hız saniyede 5000 (beş bin) metre yol almak anlamına gelir. Tesbit ettiğiniz her görüntü sizden saniyede 5 kilometre uzaklaştığı zaman ayrıntıları görmek düşünülemez. Ayrıca yüzlerce km. uzaktan minicik yazıları veya küçük ayrıntıları ayrıştırabilecek optik sistemler henüz icat edilmemiştir ve ışığın kırılması ve atmosferik koşulların engellemeleri yüzünden bunlara ulaşılması da fiziksel olarak imkânsıza yakındır. Daha yüksekte nisbeten daha yavaş hareket eden uydular ise daha fazla uzaklık ve yine atmosferin engellemeleri yüzünden fazla ayrıntıya ulaşamazlar.
Bu bilgilerin daha inandırıcı ve tatmin edici olması için NASA’nın Mars’a gönderdiği milyar dolar bütçeli araştırma uydularını ele almamız yeterli olacaktır. NASA dünyanın en gelişmiş optik algılama sistemlerine sahip olduğunu iddia ettiği bu cihazların Mars yüzeyine ait fotoğraflarındaki çözünürlüğün (resmi oluşturan en küçük öge) üç metre olduğunu yazmaktadır kendi internet sayfalarında (www.jpl.nasa.gov)... Kaldı ki Mars atmosferi dünyaya göre çok berrak ve incedir. Üç metre ayrıştırma gücüne sahip olan bir uydu—ki bu en gelişmişidir—değil iç çamaşırının markasını, yere yatıp ellerini ve ayaklarını açmadığı takdirde bunları giyen insanı bile göremez. Bunlar bize casus uyduların faydasız olduğunu düşündürmemeli. Zira büyük askerî hareketlilikleri, denizde toplanan donanmanızı, uçaklarınızı veya askerlerinizi yığdığınız üsleri size kolayca fotoğraflayabilirler. Bu da tabiî ki savaşta karşı konulmaz bir üstünlük sağlar. Ama ABD gibi teknolojik yönden çok gelişmiş ülkeler ellerindeki imkânları abartmayı her zaman severler; çünkü bu, aldanan düşmanı moral olarak çökertir ve adım atamaz hâle getirir.
Bu abartmalara dayanak teşkil etmesi için Hollywood her sene devlet teşvikli yüzlerce film projesi üretir. Bunların arasından teknolojik abartılı onlarca film seçilerek üretilip dünyaya seyrettirilir. Böylece dünya ne kadar korkması gerektiğini daha iyi anlar. Çoğumuz, çatısında küçük bir uydu anteni, evinde de bilgisayarı olan zeki bir Amerikalının her şeyi yapabileceğini düşünmeye şartlandırılmışızdır. Ama gerçek bundan çok farklıdır. Nitekim 11 Eylül’deki insanlık dışı terör olayında da bu açık seçik ortaya çıkmıştır. Amerika’nın istihbarat sisteminin ve her an her şeyi gördüğü iddia edilen cihazlarının abartıldığı belli olmuştur. ‘Tanrı bile batıramaz.’ denilen Titanic üzerinden geçen yaklaşık yüz yıldan sonra, binaların tanrısı denilen Pentagon, içindeki suçsuz insanlarla birlikte suçlu bir mantığın kurbanı olmuştur. Amerikan insanı kendisine anlatılanların, Amerikalı olmanın getirdiği ayrıcalıkların aslında birer balon olduğunu görmeye başlamıştır. Şu artık değiştirilemeyecektir: Bu ülkenin insanları gelecekte hiçbir zaman 11 Eylül öncesinde olduğu kadar rahat uyuyamayacaklardır.
Suçun Müslümanlara ya da İslâm’a atılmaya çalışılması da Amerika’nın dünyadaki yalnızlığında kendine düşman arama çabalarının bir ürünüdür. Her şeyden kötüsü ise, kapalı kapılar ardında yıllardır planlanıp yürütülen katliam ve haksızlıkların cezasının Dünya Ticaret Merkezi’nde dünyalık rızıklarını kazanmaya çalışan sivil ve suçsuz insanlara kesilmesidir. Allah burada yöneticilerinin yaptıkları haksızlık ve zulümler yüzünden yok yere hayatını kaybedenlerin yakınlarına ve öksüz yahut yetim kalan çocuklara sabır versin.
