Geçen yaz, çocukluk ve delikanlılık zamanımda her yılın yaz aylarında kısa tatiller yaptığımız bir beldeye günübirlik bir ziyarete gittim. Küçük bir Karadeniz sahil kasabası olan bu mekan benim sevdiğim her türlü tabiat güzelliğini barındırırdı. Cam gibi bir denizin insanı sonsuzluğa taşıyan esintisine defne ormanlarından yayılan enfes kokular karışır, ağır aksak akarak küçük bir kumsaldan denize dökülen bir derenin denize kavuştuğu yerde envai çeşit tatlı ve tuzlu su balıkları barınırdı. Bu küçük deredeki sazan balıklarını avlamak benim önemli bir mesaimi oluştururdu o zamanlar.
En son 1992 yılında gittiğim bu güzelim Karadeniz sahil kasabasını hayallerimde kaldığı gibi bulmayı bekliyordum. Özlediğim mekâna yaklaştıkça heyecanım artmaya başladı. Arabanın camını sonuna kadar açıp beynimdeki proteinlere kimyasal olarak işlenmiş ve derinlere saklanmış o kokuyu hissetmeye çalışırken burnuma dolan çürük yumurta kokusuyla darmadağın oldum. Nereden geldiğini anlamaya çalışırken, üzerinden geçtiğim köprü her şeyi anlamama yetti. Dayımla birlikte avlanırken 11 değişik türde balık tuttuğumuz o güzelim dere hidrojen sülfür bileşiği kaynayan bir lağım çukuru olmuştu. Arabayı yana çekip köprüden ilerilere baktım bir... Dere boyundaki mısır tarlaları ve kavak ağaçları yerini evlere bırakmıştı. Evlerin tüm atıkları ise dereye bağlanınca, o güzel cennet köşesi denize zehir taşıyan damarlardan biri haline gelmişti. Orada ne kadar gözyaşı döktüğümü hatırlamıyorum. Daha sonra, cennet bahçesi defne ormanlarını görme umuduyla yola devam ettim. Havada defne kokusunun eksikliği bana neler olduğunu anlattığı halde son bir umutla yola devam ettim ve tahmin ettiğinizi buldum. Onlar da yok olmuşlardı.
Bütün bunları anlatmamın sebebi, dünyada gitgide artan çevre kirliliğinin dokuz senede benim hatıralarımdan çaldıklarını sizinle paylaşmak istememdir. Şimdi, bu kirliliğin etkilerini global boyutlara taşıyalım ve nelerle karşı karşıya olduğumuzu görelim.
Kirlilik genel olarak hava ve su kirliliği olarak çıkıyor karşımıza. Toprağın da karşı karşıya olduğu erozyon ve benzer tehlikeler bulunuyor, ancak genel mânâda çevre kirliliği denilince akla gelen, havanın ve suyun kirlenmesi. Bu kirlenme, değişik etkenlere bağlansa da, sonuçta kimyasal kirlilik olarak etkiliyor bizi.
Şu anda dünya üzerinde insan kaynaklı kirlenmeden etkilenmeyen bir avuç su bile yok. Eser miktarda da olsa her su maalesef zehir taşıyor. Hava için durum daha da kötü; çünkü atmosferdeki gazlar sürekli hareket hâlinde olduğundan ve her saniye birbirine karışmaya devam ettiğinden, kirlilik çok daha çabuk yayılabiliyor. Dünyada petrol türevi yakıtların kullanımının artması, orman katliamları ve tüketim çılgınlığı havaya karışan karbondioksidi her gün daha da çoğaltıyor. Şu anda atmosferdeki karbondioksit yoğunlaşması bizi oldukça tehlikeli noktalara götürdüğünün sinyallerini vermeye başladı. Dünyanın ortalama sıcaklığının sürekli arttığı gözleniyor. Sıcaklığın artması şu soğuk kış günlerinde bize güzel şeyler düşündürmemeli. Aksine, bunun sebep olabileceği problemler oldukça fazla.
Gelin, şimdi dünyanın sıcaklığını kâğıt üzerinde artırıp ne olacağını hep birlikte görelim.
Hepimiz güneş altına bırakılan koyu renk cisimlerin açık renklerden daha çabuk ısındığını biliriz. Bunun sebebi açık rengin güneş ışığının çoğunu geri yansıtmasıdır. Bu açıdan, serin kalmak için en şanslı renk beyazdır. Dünyayı 5 derece ısıttığımızda kutuplardaki buzulların hızla eriyeceğini, ve bununla birlikte kutupların güneşi yansıtma özelliğini kaybetmesiyle ısınma sürecinin daha da hızlanacağını öngörebiliriz. Zira, eriyen buzullar dünyada deniz seviyesinin 110 metre yükselmesine sebep olacağından, yüzey alanı artan denizlerin koyu renkleri toplanan ısıyı daha da fazlalaştıracaktır. Zamanla daha çok su buharlaşacağından ve denizlerde çözünmüş olan karbondioksit de havaya karışacağından atmosferin ısı tutma özelliği de artarak içinden çıkılmaz durumlar oluşacaktır. Tabiî bu son aşamadan önce dünyadaki hayat son bulacağından, bunların içinden çıkmak isteyen de olmayacaktır. Yani, ısının artıp denizlerin yükselmesi bizi dağ başında deniz manzaralı evlere kavuşturmaya yaramıyor.
Şu anki duruma göre, yaşamaya başladığımız sera etkisi ve küresel ısınmanın sebeplerini bugün ortadan kaldırsak bile, dünyanın kendisini topladığını bu yüzyılda göremeyeceğiz. Ancak 2100’lü yıllarda normale dönme imkânı olacak dünyanın. Örneğin Kuzey Avrupa’da son yıllarda artan kasırga ve sel olayları ve kıtanın güneyinde görülen kurak havalar bize hayal gücümüzün bir oyununu sergilemiyor. Gerçekten Avrupa iklimi değişmeye başladı. Artık Avrupalılar kuzeyde daha fazla sel ve fırtına, güneyde ise çölleşme bekleyebilirler. Hatta Avrupa’da yakın bir gelecek için iklim mültecilerinin ortaya çıkmasından da endişe ediliyor. Güney bölgelerdeki çölleşme ve kuraklık ile ortaya çıkabilecek açlıktan kaçmak isteyenler kuzeye göç etmeye başlayınca sosyal problemler de içinden çıkılmaz durumlar getirecektir.
Aslında dünyada kirlilik sonucu bozulmaya başlanan dengelerin çok daha çabuk bir şekilde yıkım getirmesi beklenebilirdi. Ama burada da imdadımıza Rabbimizin kurduğu muhteşem düzen yetişiyor. Kâinattaki her şey gibi dünya da kendi kendini muhafaza eden oldukça sağlam bir şekilde yaratılmış. Dünya güneşten öyle bir uzaklıkta yaratılmış ki, ne kavruluyor, ne donuyor. Mevsimleri oluşturan 23 derecelik eksen açısı birkaç derece az veya çok olsa her yıl dünyanın bir tarafı donacak veya kavrulacaktı. Ayrıca atmosfer kompozisyonu öyle güzel kurulmuş ki, soluduğumuz havanın yüzde 78’ini oluşturan azot pasif bir gazdır ve diğer atık gazlarla kolay kolay reaksiyona girmez. Azot da eğer oksijen gibi kolay reaksiyona giren bir gaz olsaydı, okyanuslar kısa sürede nitrik asit hâline gelebilirdi. Artmasından endişe duyduğumuz karbondioksit de aslında benzeri hassas dengelere sahiptir. Bitkiler bu gaz sayesinde güneşin radyasyonunu alır, onu suyla karıştırır, bunun sonucunda da kayaları eriten bikarbonatı oluşturur ve onu okyanuslara bırakırlar. Yine bu gazı ayrıştırarak oksijeni atmosfere geri verirler. Canlıların vazgeçilmez ihtiyacı olan oksijen bu sayede atmosfere sürekli olarak verilir.
Öte yandan, yine bu gaz sayesinde dünya ölçülü bir ‘sera etkisi’ yaşayarak şimdiki ısısını muhafaza eder. Bu ısı yine bu sayede uzaya kaçmaktan kurtulur.
Eğer daha az karbondioksit olsaydı, karadaki ve denizdeki bitkilerin miktarı azalacaktı, böylece hayvanlar için daha az besin üretilmiş olacaktı. Okyanuslarda ise daha az bikarbonat olacak, bunun sonucunda da asit oranı artacaktı. İklim soğuyacaktı, çünkü atmosferin ısıya karşı olan şeffaflığı artacaktı. Atmosferdeki karbondioksitin artması ise kıtaların kimyasal olarak aşınmasını hızlandıracak, okyanuslarda aşırı miktarda bikarbonat oluşacak ve bunun sonucunda da yaşam
için zararlı alkali bir ortam oluşacaktı. Öte yandan sera etkisi artacağından, dünyanın yüzey ısısı yükselecek ve hayat yok olacaktı.
Bu saydığımız özelliklerin dışında daha sayılabilecek yüzlerce madde çıkarabiliriz. Ancak buraya kadar değindiklerimiz bile bizlere kesin bir gerçeği göstermektedir: Dünya, mevcut sistemleriyle tam olarak canlıların var olmaları ve varlıklarını devam ettirebilmeleri amacıyla özel olarak inşa edilmiştir. Tesadüflerin değil, tamamen bilinçli bir düzenlemenin ürünüdür.
Tüm bunların dışında, sorun karbondioksidin artmasıyla başlıyorsa, tedbir de ilk anda düşünülmüş; çünkü artan karbondioksit bu gazı kullanarak fotosentez yapan bitkilerin ve ormanların kuvvetlenmesine sebep olarak yeşilin artmasını sağlıyor ve böylece denge tekrar kurulabiliyor. Meselâ Kuzey Avrupa’da ve Rusya’da ısının ve karbondioksidin artmasıyla ormanların güçlendiği ve karbondioksidi belli oranlarda dengelediği tesbit edilmiş. Ayrıca bu bölgelerdeki çiftçiler daha fazla ürün almaya başlamış durumdalar.
Son anlattıklarım bizi rehavete düşürmesin. Çünkü bunları Rabbimizin kurduğu düzende bizi nasıl koruduğunu görebilmemiz için yazdım. Yoksa yazının başında belirttiğim tehlikeler gerçektir ve şu anda aynen karşımızda durmaktadırlar. Bizi koruyan ise, Rabbimizin rahmetidir; ne ki, tarih, eğer nimetin ve rahmetin kıymeti bilinmezse bunun yine Rabbimizin emriyle nasıl tersine döndürülebildiğinin örnekleriyle doludur.
