İlginç bir soru
İnsanlar insanlara sorular sorar. İnsanlar sorularla diğer insanın kavramlar dünyasına girmek ister. O dünyada neler yaşanmaktadır? O dünya nasıldır? O dünya hayata ve kendine nasıl bakar? Bir terapist olarak ben de sorular sorarım. O insanın kavramlar dünyasına girerek ona ulaşmaya çalışırım, “yaşınız kaç, mesleğiniz ne, evli misiniz, nerede oturursunuz, bana gelme sebebiniz?” Sorular bir başka insanın (“öteki”) dünyasına giden ilk yolu açarlar. “Anlattığınız olaya sizin bakış açınız nedir?” Soru sormak (sorgulamak değil) uygun yerde ve zamanda sihirli bir etki ile sizi diğer insana bağlar ve onu size açar.
Sorular kullandığım en önemli aracımdır. Sorularsız yapamam. Onlarsız insanları tanıyamam ve anlayamam. Hastalarım için de aynı şey geçerlidir. Onlar da bana sorular sorarak başka bir açıdan-benim açımdan kendilerini görmek isterler. Onlarla benim aramdaki diyalog ve ilişkide sorular önemli bir yer tutar.
O gün yine ofisteki odamın içinde sorular uçuşmuştu. “Ne yapmalıyım?”, “Nasıl yaparsam benim için daha iyi olur?”, “O an öfkelendiğinizde aklınızdan geçenleri bana anlatır mısınız?”, “Sizce arkadaşım bana ne demek istedi?”, “İyileşecek miyim?”, “Bu olaya başka bir bakış açısı bulabilir misiniz?”, “Ne zaman iyileşeceğim?”, “Karnımın ağrısı psikolojik mi yoksa organik bir nedeni var mı?”. Bu sorular üç aşağı beş yukarı bir terapistin aşina olduğu sorulardır.
Sorular insanın yaşamdaki ihtiyaç listesi gibidir. Sorular insanın merak sınırlarının genişliğini, gerçeklik arayışının derinliğin gösterir. Yaşamın kendisi de bir sorudur. Büyükçe bir soru. Altından kolay kolay kalkılamayan bir soru. Kendisi bir soru olan hayat sorusunun cevaplanması ile anlam ve önem kazanması en önemli ihtiyaçlardan biridir. Önemsiz görünen sorular vardır, önemli görünen sorular vardır. Aslında bütün sorular önemlidir.
Her an hepimize bütün sorular önemli görünmez. İhtiyaçların hayatımızdaki önem kazanmasına göre bir soru gelir hayatımızın tam ortasına “cuk” diye oturur. Kişi artık hayatında bu soru ile yatar bu soru ile kalkar. Hatta rüyaları bile bu soru ve cevabı ile şekillenir. Artık o soru cevaplanmadıkça o insanın ruhu acıdan kurtulmaz. Kişinin sorusu cevaplanmalı ve kişi artık bir sonuca varmalı veya duruma göre de bazen bir karar almalıdır.
Hayatının ortasına bir soru gelip “cuk” diye oturmuş ve oradan cevap verilmedikçe ayrılmayan soruları olan insanları başkaları dışarıdan anlayamayabilir. Başkalarına bu abartı, kafaya takma vs. gibi gelebilir. Gerçek ise öyle değildir. İnsan yaşamında gerçekliği arar ve merak eder.
Sıradan bir insana örneğin Nişantaşı’nda vitrinlere bakan bir insana “şu an cennet var mı, yoksa cennet şimdi yok da sonradan mı yaratılacak?” gibi bir soru ona bir anlam ifade etmeyebilir. Hatta oldukça da tuhaf kaçabilir. Çünkü onun o anda cennetin şimdi varlığı ile ilgili bir ihtiyacı yoktur. Hayatı yaşarken çember içine aldığı ihtiyaçlar listesinde cennetin şu an var olup olamadığı yoktur. Onun zihni ‘ucuzluktan hangi malı nasıl kapabilirim?’ ile meşgul olmaktadır.
Öğleden sonra 13:00 randevusu ile biten görüşmeden sonra 14:00 randevusu için 10 dk. vardı. Kaynamış suyu kupaya boşalttım ve içine koyduğum kahve tanelerinin erimesini seyrediyordum. Ne düşündüğümü şimdi tam hatırlamıyorum. Belki de bir şey düşünmek istemiyordum. Belki de sadece kahve taneleri ile meşgul olmak istiyordum. Onların kokularını burnuma çektim. Tam tamına “kahve kokusu” neyse oydu işte. Zihnime zınk diye bir soru geldi. “Kahve taneleri nasıl oluyor da böyle hemen eriyebiliyor?” Sekreterin 14:00 randevusunu alan hastanın geldiğini söylemesi ile bu sorudan kurtulmuştum. Daha doğrusu o an onu unutmuştum.
Ofisteki odama giren bir çiftti. Karı koca kendi koltuklarına oturdular. Kendilerini tanıttıktan sonra erkek konuşmaya başladı.
Dokuz yaşındaki çocukları, 5 ay önce yeğenlerinin kullandığı bir araba kazasında ölmüştü. Her ikisinin de hayatları sarsılmıştı. Üzgündüler. Ağlıyorlardı.
İkisinin de gözleri yaşarmıştı. 9 yaşında bir çocuğun ölümü. Yeğenlerinin kullandığı araba. Yine böyle bir ölüm konusunu bir zaman önce dinlememiş miydim ben?
Hanım o ana dek bir iki cümle dışında konuşmamıştı. “Sizi iki ay önce telefonda aramıştım.” dedi. İki ay önce telefon edip tek cümlelik terapi isteyen hanımdı bu.
“Sizin kaç çocuğunuz vardı?” diye sordum.
“Artık her ikimiz de gerçeği biliyoruz. Bizim üç çocuğumuz vardı. Bir tanesi cennete gitti. Hala üç çocuğumuz var.”
Aslında onları denemek için sormamıştım. Kaç çocukları olduğunu merak etmiştim yalnızca.
“Bizim temel sorunumuz çözüldü. Çocuğumuzu kaybetmedik. Rabbimiz onu bizden aldı. Yine Rabbimizin büluğ çağından önce ölen çocuklarını cennetine koyacağını da biliyoruz. Bu kalbimizi çok rahatlattı. Şimdi bir sorunumuz kaldı.”
Annenin zihnini kemiren bir soru vardı. Bu soru hayatının merkezine yerleşmiş, “cuk” diye oturmuştu. Sorunun cevabı hayatını kaplamış ve olmazsa olmaz bir noktaya varmıştı.
Annenin sorusu şuydu: “Cennet şimdiden var mı yoksa sonradan mı yaratılacak?” Bir çok insan için merak alanının dışında olan bu soru çocuğu vefat etmiş ve acı çeken bir annenin hayatının merkezi haline gelmişti. Eğer Cennet şimdi varsa çocuğu da sorgusuz direkt cennete alınacağından şimdi cennette yaşıyor olacaktı. Bunun böyle olması kalbini teskin ediyor, memnun oluyor, duygularını gülümsetiyordu. Kalbi cennetin sonradan yaratılmasını ve ancak o zaman çocuğunun cennete konulmasına razı olmuyordu.
Anne sorusunu sormuştu. Anne ve baba gözlerini bana dikmiş bakıyorlardı. Beklenmedik bir soruydu bu bana. İlk kez böyle bir soru soruyordu bir hastam.
“Size iki şey söyleyebilirim.” dedim.
“Birincisi Hz. Adem Hz. Havva ile cennette yaşadığına ve oradan izin verilmeyen ağacın meyvesinden yiyip çıkarıldıklarına göre cennet şimdiden var. Cennet yaratılmış olarak duruyor.
Yine miraçta Hz. Peygamberin cennet alemlerini gördüğü söylenir.”
Ne ilginç bir soruydu, insanın gerçeklik talebi ve merak sınırlarının nerelere uzandığını gösteren bir soruydu. İyi bir soruydu. Gerçekliği olan bir soruydu. Kaliteli bir soruydu. Bu tam bir soruydu işte.
“Kahve taneleri nasıl oluyor da böyle hemen eriyebiliyor?”
