TR EN

Dil Seçin

Ara

Hak’la İlişkiler

Günümüzde hayatımızı şekillendiren ve belirleyen bazı kavramlar var. Bunlardan birisi “halkla ilişkiler” kavramıdır.

Kişisel ve kurumsal işletmelerin yönetim yapısı içinde “halkla ilişkiler” bölümü, bilhassa günümüzde ayrı bir önem kazandı. Ticarî kuruluşlar, üretimlerini ve yönetim yapılanmalarını tanıtmak için halkla ilişkiler birimlerini kuruyorlar. Bununla piyasada kendilerine daha güvenli bir yer arıyorlar. Böylece işletme ve sermaye yapılarını güçlü göstererek ve toplam kalite iddialarını ispatlayarak, piyasada bulunmaları gereğine inandıkları yere yerleşmek çabası gösteriyorlar.

Günümüzün işletmelerinde aynı üretim alanında faaliyet gösteren kuruluşların birbiriyle rekabet edebilmesi için, “halkla ilişkiler” birimi, olmazsa olmaz şartlardan birisi durumundadır. Kısaca söylemek gerekirse, iş piyasasında iyi tanınma ve bu tanınma sayesinde iyi bir isim kazanma, günümüzün yükselen değeridir.

Adımızı vererek açtığımız işyerleri ile kurum olarak açılmış ticarî ve sınaî kuruluşlarda, iyi işleyen birer halkla ilişkiler bölümünün bulunması, çalışma hayatımızın realitelerinden birisidir. Böyle bir birimin işyerinde bulunmasından beklenen sonuç, müşteri memnuniyeti ve yaşadığımız ortamda iyi bir rant elde etme kaygısıdır.

Günlük hayatın ihtiyaçları, bilerek veya farkında olmaksızın hepimizi etkiliyor. İş hayatı, çevreye kendimizi kabul ettirmek için bizi “işin gereğini yapmak” zorunda bırakıyor. Başka bir ifade ile şartlara uyum sağlıyoruz. Müşterinin rızası nasıl kazanılır, tüketici nasıl memnun edilir... konularında ciddi bir çaba gösteriyoruz. Bu durum bir zaaf değil, aksine ideal ve o ölçüde gerçekçi bir tutumdur.

Günümüzün insan ve toplumları olarak, halkların beğenisini ve memnuniyetini kazanmak için sarfettiğimiz gayretin yanında, “HAK’la ilişkinin” kalitesi konusunda yeterli gayreti ve özeni acaba ne ölçüde gösteriyoruz? Cevaplandırmak için ciddi olarak gündemimize almamız gereken hususlardan birisi bu olmalı değil midir?

Düşünce ve davranışlarımızda, “Hakkın rızası ve memnuniyeti” duygusu ve arayışı ne nispette etkili oluyor? Her birimiz vicdanlarımıza bu soruyu sorduğumuz zaman, gerçekten olumlu kendimizi tatmin eden bir karşılık verebiliyor muyuz?

Günümüzde insanın öne çıkarılmasından sıklıkla bahsediliyor. Çağımızda ulusal planda ve uluslararası alanda, insan, kişiliği ve temel hakları ile bir önceliğin konusudur. Bu yönden ferdin korunması yönünde istek ve beklentiler her fırsatta seslendiriliyor. Sosyal ve şahsî alanda bu ilginin konusu olan günümüz insanı, acaba kendi iç dünyasını öne çıkarmada, beşerî zaaflarını ıslahta ne kadar arzulu ve başarılıdır? Bu soruya yeterli cevap verebilmek için öncelikle iç dünyamızla yüzleşip dobra dobra hesaplaşma başarısını göstermemiz gerekiyor. Nazarlarımızı sadece bizim dışımızda yapılacak düzenlemelere odaklayamayız. Ekonomik ve siyasî ihtiyaçlarımız kadar, kalb ve ruhumuzun da ihtiyaçları var. Dış dünyamızı düzenleyip iyileştirmede “halkla ilişkiler” imkanından faydalandığımız kadar, iç dünyamızda da “Hak’la ilişkiler”in “müstakim caddesini” bulmak zorundayız.

Cadde-i kübra”da “istikamet” aramaz isek, Hak ile ilişkilerin bozulması kaçınılmazdır.

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan dalal eline gelir, hak zannederek konunda saklar.” Demek ki, doğruyu ve gerçeği aramak insan olmanın gereği ve zaruretidir. Günlük ve bir anlık kaygılar, istikametimizi zorlasa da, bizi haktan, doğrudan ve gerçekten ayırmamalıdır.

Halkla ilişkiler çağımızın sosyal ve ekonomik realitesi olduğu kadar, “Hak ile ilişki”, yani maddeten ve manen doğru bir yol demek olan “sırat-ı müstakim” üzerinde olmak, diğer bir ifadeyle yaratıcının istediği doğrultuda bulunmak, insan olmanın gereğidir. Bu hal “memnuniyet-i mukaddeseyi” kazanmayı sağlayacaktır. Her zaman ve zeminde bu arayıştan kopmamak, insan olmanın, insaniyete layık bir konumda olmanın gereğidir. Zira, halkın rızası, Hakk’ın rızası ile bütünleşirse anlam ve önem ifade eder. “Halkla ilişkiler” kavramı, maddî hayatı iyileştirmenin, şüphesiz önemli bir aracıdır. Hakk’ın rızasını bayraklaştırmak gibi ulvî ve kudsî bir hedef ise, hem maddî hem de ebedî hayatın güvenlik ve saadeti için günümüz insanını bekliyor ve gözlüyor.