Ben öyle edebiyat oyunları bilmem. Öğrenemedim. Bu yaştan sonra öğrenebileceğimi de sanmıyorum. Ancak, okuma yazmayı bellediğim günden beri bir mânâ, bir sevda, bir his, bir dava, bir dert anlatmaktan kendimi alamamışımdır. Ama tekrar söylüyorum, ben edebiyat filan bilmem. Öğrenemedim.
Benim için, bazı günler yazı günleridir. Beklemekle gelmiyor ama, beklemelisiniz. Beklemelisiniz ki, geldiğinde işte o an diyebilesiniz. Beklemekten kastım ellerini kavuşturup oturmak değil elbette; tohum ekmek, dolaşmak, gezmek, aramak, bakmak, düşünmek, konuşmak, insan sohbetlerine katılmak. Bu hali tasvir için Arif Nihat’ın şu iki satırcığı yeter sanırım:
“İlhamın döktürür satırlar
sen yazmak iste yazdırırlar”
İşte bu hal içre dolaşmaktayım. Yollar pek tenha olmamakla birlikte, rüzgâr bulabildiği bir-iki teşrin yaprağı ile oynamakta.
Kendimi uzun sokağın yarım asırlık çayhanesinde buldum. Zaten Abdullah ağabey kapıda beklemekteydi. Buyur etti. Sanırım pek az insan evladı bu samimi daveti reddedebilir. İçeri girdim, oturduk. Kaşla göz arasında kahve geldi. Çayhane ile aynı yaşta iskemleler üzerine bırakılmış bir-iki parça gazeteye şöyle bir göz attım. Nafile, yine ümitli tek bir haber yok. Derken, kapıdan içeriye Hamza ağabey girdi.
— Selamunaleyküm, efendim.
— Aleykümselam Hamza abi.
Bu Hamza abi, yarım asrı devireli çok olmuş bir ihtiyar. Ben onun için her eve, daha doğrusu her sokağa lâzım derim. Cidden öyledir. Hemen karşımızda oturur. Camdan cama sohbet ederiz bazen. Bir nezaket, bir edeb, sesinde bir şefkat vardır. Bu ihtiyar adama bir selam verin; hadi onu da bırakın, yapmacıktan dahi olsa bir tebessüm edin, öyle sevinir, öyle memnun olur ki, kendisine hazine-i şahaneden bir kese altın maaş bağlansa böyle mukabele etmez. Onu tanıyanlar mübalağa etmediğimi bilirler; tanımayanlar ise, lütfen sözümüze itimat etseler ne kaybederler? Ama o ağır aksak yürüyüşüyle, şimdinin mazi ile rabıtasına sebep olan bu nevi ihtiyarcıklardan o kadar az kaldı ki, bir selamın, bir tebessümün ihtiyar bir kalp için altından daha değerli olduğunu anlamakta güçlük çekmek pek tabiîdir. Ama öyledir.
Bu son kuşlar birer birer göç ettikçe, çocukların artık böyle tatlı dedelerden mahrum kalacağını düşünmek beni öylesine üzüyor ki!
Selam faslından sonra, Hamza amca iki eli dizlerinin üzerinde öne doğrulup “Efendim” dedi, başladı konuşmaya; ki, söze her zaman böyle başlardı zaten.
— Ölüm var, o kesin. Âmenna, bunu biliyoruz, hepimiz kabul ediyoruz. Fakat geçmişi düşündükçe yaşadığım yıllara doğru baktıkça, hep hatalarım, günahlarım geliyor aklıma. Böyle yaşamamalıydık bu hayatı, böylesine hoyratça…
Durdu. Bir süre hepimiz durduk. Hamza amcayla konuşurken, ağır işiten kulağını hiç hesaba katmam. Çünkü o gönül kulağı ile dinler ve gayet de iyi anlaşırız.
— Hamza amca, geçmişi düşünmenin, hatalı ve günahlı geçen günleri hatırlamanın insana bir endişe, bir korku verdiği muhakkak. Ancak şu anda geçmişi değiştirmenin tek yolu var. Bir anlık pişmanlık, bir damla gözyaşı, yani tevbe. Geçmişte yaşanılan yanlışları silmenin ve onun ağır yükünden kurtulmanın tek şartı bu. Sezai Karakoç’un deyişiyle, “Tevbe karadan aka geçiştir.” Geçmiş ömür sayfalarında hâlâ olumsuz izler kalmışsa ve bunlar bizi rahatsız ediyorsa, hepimiz için tek çare, Gafûr olan, gufranı bol olan o büyük Affedicinin rahmetine sığınmak. Vermek istemeseydi istemek vermezdi. Yani, günahlarımızı affetmek istemeseydi, onlardan pişman olup tevbe etme duygusunu bize vermezdi. O’nun rahmetinin genişliğini bir hissedebilsek! O’nun o sonsuz rahmeti ve affediciliği karşısında, akıbetini bildiği halde İblis’in bile Mahşer Günü ümitleneceği söylenir.
İşte bu duruş, arayan, inleyen ve inanan insanın duruşudur. Şimdi bu halden geleceğe doğru baktığımızda hep ümitle dolmalıyız; insana yakışan duruş budur. Korkuyla ümit arasında eski duvar saatlerinin sarkacı gibi gidip gelmelidir insan. Korkular çoğaldığında, ümit imdada yetişir. Ümit haddi aşıp da şımardığımızda, endişe ve korku derinden derine içimizi kaplar. Bu hal bir ömür boyu sürer gider. Farkında olsak da olmasak da, işte insanın konumu bu, yaratılışındaki acizliği bu. Bu derin yalnızlık hissi onu Var Eden’in varlığının bilinmesi için ne büyük bir nimet! O’ndan ayrı her an ruh için sonsuz bir karanlık, O’nun bilinmesi ise her karanlığı apaydınlık ediyor. Çünkü O, yerlerin ve göklerin nuru. Her şey ve her hal onu hatırlatıyor ve her işaret ona doğru koşmamız için. Saatin sarkacı gider gelir, vakti bildirir, takvimi gösterir. İnsan da saatin sarkacı gibi ümit ve korku arasındaki gelgitleriyle Allah’ın güzel isimlerini ne de güzel gösteriyor, takvimcilik ediyor! Ahsen-i takvim üzere yaratıldığını, yani bütün yaratılanlar içerisinde tam kıvamında yaratılmış bir varlık ve kâinatın gözbebeği olduğunu gösteriyor.
İnsan acizliğinin diliyle, bitik haliyle, perişan vaziyetiyle, O’nun geniş ve güneş gibi rahmetine ayna oluyor. Ah bir bilebilsek!
O’nun sevgisi içimizde güneşler gibi açtığında, her mevsim bahardır bizim için; ömür sonbahara dayanmış olsa bile, diriliş hep önümüzdedir. İhtiyarlık ise, hayat yolunda bir istasyon sadece… Bu ihtiyarlıktan sonra hiçbir ihtiyar bir daha ihtiyar olmayacak. Çünkü cennette onları otuz üç yaşında ebedî bir gençlik bekliyor. İhtiyarlıktan sonra ölüm gelmiyor. Ölümle beraber ihtiyarlık gidiyor, ebedî bir gençlik geliyor. İhtiyarlara müjde: Ölüme değil, ölümle ulaşacakları ebedî bir gençliğe yakın duruyorlar. Gençler geçici gençliklerinin kıymetini, ihtiyarlar ise yaklaşan ebedî gençliklerinin kıymetini bir bilebilseler, bir hatırlasalar! Ölümden sonra ihtiyarlık olmadığını bir bilebilseler!
Bir ilave hususla yazıyı bitirmek istiyorum. Son zamanlarda milletçe bir yorgunluk hali hepimize sirayet ediyor. Ve hayatın bu ince akışına karşı zaman zaman ayarımız bozuluyor. Ben bu durumlarda teselliyi O’nun rahmetine sığınmakta buldum hep. Anne gerektiğinde çocuğu hafiften ‘okşasa’ da, çocuk yine anne diye bağırıyor. Aynı şekilde, O’nun celâli bizi sıksa da rahmet ve cemalinin kucağına sığınıp orada sakinleşiyoruz. Af istemeye yüzümüz olmasa da, gidecek başka bir yer, dilenecek başka bir kapı, istenecek başka bir Rab yok ki…
O’nun affı her zaman yürürlükte. Dört-beş senede bir çıkan aflardan değil O’nunkisi... İnsan, işlemiş olduğu bir günahla kendini Allah’ın karşısında affedilmez bir derecede gördüğünde, bu günahın Allah’ın rahmetini asla aşamayacağını bilmeli ve ümitlenmelidir.
Bir rivayette, Hz. Peygamberin yanına gelen bir adamın “Günahlarım çok” dediği bildirilir. Hz. Peygamber adama günahlarının ne kadar çok olduğunu sorar. Şu mescidi aşar mı? Adam “aşar” der. Medine’yi aşar mı? Adam “aşar” der. Dünyayı aşar mı? Adam yine “aşar” der. Son olarak Allah Resûlü “Senin günahların Allah’ın rahmetini aşar mı?” şeklinde bir soru sorar ve adam artık susar. Haydi git de günahların için tevbe et, der Peygamber.
Günahsız olmuyor, ama tevbesiz de olmuyor. İmam Gazalî, “Kabir azabının çoğu, tevbeleri geciktirmektendir.” der. Melek değiliz şüphesiz; insanız ve kusurluyuz. O’nun rahmet kapısı ise, bizim için hep açık. O kapıdan girecek cesareti kendisinde bulamayanlar da rahmet kapısından içeri girmeyi denemeli. O bizim sevgili Rabbimizdir.
Hata bizde, af O’nda. Hele şu günlerde, şu mübarek aylarda…
Sen istemeden her şeyi veren Allah, sen istedikten sonra bir şeyi niye vermesin? İste Hak’tan, verir yoktan.
