TR EN

Dil Seçin

Ara

Bir Kitaptır Kâinat

Bir kitaptır kâinat; açılır ve sayfa sayfa, satır satır okunur. “Kitap” sözüyle, aslında bir benzetme kurmuş olmuyoruz; çünkü kâinat ve içindekiler, gerçekten de “okunmak” üzere dü zenlenmiş birer kitaptan başka bir şey değil. Hangi şeye ve hangi olaya göz atsak, daha ilk bakışta bunu rahatça görebiliyoruz: tıpkı bir kitabın okunmak üzere yazılıp basıldığını daha ilk bakışta herkesin gördüğü gibi—aynı kesinlikle, aynı kolaylıkla. Ne var ki, Batı’dan edindiğimiz başka türlü alışkanlıklarımız, bu gerçeği sadece ilk bakışta değil, sonraki bakışlarımızda da görmemizi zorlaştırıyor. Ve biz, sonunda, kitabın okunmak için yazıldığını ispat etmek gibi bir külfetle karşılaşabiliyoruz.

Bugün bilim olarak bellediğimiz her ne varsa, hepsi de varlığını kâinattaki muhteşem düzene ve sanata borçludur. Kâinat kitabını satır satır tercüme etme girişimleri, bugünkü yüzlerce bilim dalını doğurmuştur. Ne var ki, Batı kaynaklı bilimler, bize kitabı okuyanları tanıtırken, yazan hakkındaki bilgileri sistematik bir biçimde gözlerden uzaklaştırır. Üstelik bununla da yetinmez. Kâinat Yaratıcısının yerine ikame etmek için kendi yaptığı putların varlığını peşin bir hüküm olarak kabul eder ve kâinatta ap açık delilleri görünen isim ve sıfatları bu putlara yamayıverir. Her şeyi kuşatan ve her şeyde eserini gösteren bir ilim sıfatının ayırd edici özelliği, tabiatta aranır. Yine her şeyi kuşatan ve her şeyde göz kamaştırıcı bir şekilde eserini gösteren irade sıfatının tercih edici özelliği, tabii seleksiyon adı verilen, ne olduğu bilinmeyen ve aslında varlığı dahi kendilerinden menkul olan bir garip varlığa atfedilmiştir. Yine her şeyi kuşatan ve her şeyde eserini gösteren kudret sıfatının tesiri, maddenin kendisinde, tesadüf ve mutasyon gibi kavramlarda aranmaktadır. Yine bu sıfatlar kadar varlıkları aşikâr olan rahmet, şefkat, muhabbet, adalet gibi sıfatlar ise, gerçek sahibinden başka bir aday bulunamadığı için yokluğa mahkûm edilmiştir. Hikmet ve sanat, aşikâr şekilde görülür ve kopyalanır; yahut taklit edilmeye çalışılır. Fakat bu kavramlardan ancak taklitlerinde söz edilir: asıllarında ise sistemli bir şekilde görmezlikten gelinir. Kâinatta Yaratıcı’nın eserini görmemekte yahut göstermemekte direnenleri, kâinattaki hikmet ve sanatın harikuladeliğinden söz ederken pek göremezsiniz. Çok sıkıştıkları yerde “Tabiat en iyisini bilir.” deyip geçerler. İlmi her şeyi kuşatan bir Yaratıcı kabul etmekte zorlananlar, her şeyi bilen bir tabiatı bize yutturmaya çalışırken hiç de zorlanmışa benzemiyorlar!

Yıllarca süren bir eğitim tarzı ve son derece yaygın bir kampanya ile desteklendiği zaman, mantıksızlıkların en kepazesi dahi bir hayat tarzı olarak benimsenebilmektedir. Kâinat ve içindekilerin bir var edicisi olduğunu her seferinde yeniden ispat etme gibi bir yükümlülüğün inananlar üzerine yıkılmaya çalışılması bu yüzdendir. Bunlar, kira ödemeye niyetleri olmadığı için, girdikleri yerin malikiyetine, gerçekte var olmayan—ve dolayısıyla borçlu kalmayacakları—ortaklar icad eden ve her aybaşı ev sahibinin ev sahipliğini yeni baştan belgelendirmesini isteyen yüzsüz kiracılardan başka bir sey değildir.

Etrafımızdaki varlıkları birer sanat eseri olarak görmek için şu veya bu açıdan bakmaya, dünyamızda olup bitenleri şu veya bu şekilde yorumlamaya hiç gerek yoktu. Sadece bakışımızı sınırlandıran ön yargılardan kurtulmak ve şartlanmamış taze bir zihinle çevremize bakmak yetiyordu: Karahisarî’nin bir hattını sanat eseri olarak görmek için farklı bir bakış açısına ihtiyaç bulunmadığı gibi.

Sanat orta yerdeyse, sanatkârın varlığı hakkında tartışma açmak için de bir sebep yoktur. Bu konuda eğer bir delil getirilecekse, bu, sanatkârın yokluğunu iddia edene düşer. Bu bahsi kapatmadan önce, kimin neyi belgelendirmesi gerektiği üzerinde de birkaç madde ile kısaca durmakta yarar görüyoruz—tâ ki, zaman zaman karşımıza çıkması kaçınılmaz olan ispat çağrıları karşısında, hasmımızın burnuna bu listeyi dayayalım:

1. Kâinatın veya içindeki herhangi bir şeyin bir yaratıcı olmadan var olduğunu iddia eden, bu iddiayı ispat ile yükümlüdür. Çünkü tabiat kanunlarının işleyişi ve normal bir muhakeme, sanat eseriyle beraber mutlaka bir sanatkârın varlığı sonucuna bizi zarurî olarak götürmektedir. “Bu genellikle doğru olabilir, ama kâinat ve içindekiler, özellikle canlılar söz konusu olduğunda durum farklıdır.” şeklinde bir iddia ile ortaya çıkan, hemen arkasından “Niçin?” ve “Nereden biliyorsun?” gibi soruları da maddî delillerle desteklenmiş bir biçimde cevaplandırmak zorunda kalır. Bu ispat yükümlülüğü, sakat bir iddiayı sürekli olarak tekrarlamak ve karşı tarafı ispata çağırmakla ortadan kalkmaz.

2. Böyle bir iddia, her sanat eseri, yani kâinattaki her varlık için ayrı ayrı ispatlanmak zorundadır. Çünkü tesadüfen bir şeyin ortaya çıkması, tesadüfen her şeyin ortaya çıkmasına delil olmaz. Tesadüf bir mekanizma veya bir kanun değildir. İlk atışınızda yazı gelmesi, daha sonraki atışlarınız hakkında hiçbir fikir vermeyecektir: kaçıncı sefer atarsanız atın, her atışta her iki ihtimalin şansı da yine baştaki gibi kalır. Çünkü bu atışlar arasında bir bağlantı yoktur. Tesadüf ve failsizlik iddiası da varlıklar arasındaki bağlantısızlığı kendisine dayanak yapar; bir şeyin yokluğu, kendi varlığına delil teşkil edemeyeceği için, varlıklar arasında birbirinin tesadüfüne destek verebilecek bir tesadüf iddiasından söz etmek de mümkün değildir.

3. Bir Yaratıcı yerine tesadüf, mutasyon. tabiat, sebep, içgüdü gibi faillerden söz etmeyi tercih edenler, bu kavramlar ile bunlara yakıştırılan fiiller arasındaki bağı ispat etmek ve bu failin bu fiili yaratabilecek özelliklere sahip olup olmadıklarını açıklamak yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Veya, bu kavramlara isnad ettikleri fiilleri ve bu fiillerin gerektirdiği özellikleri alt alta sıraladıktan sonra, bir kenara geçip en azından şu soruya cevap vermelidirler: “Sakın bu özellikler, varlığını kabul etmek yahut adını vermek istemedikleri bir Yaratıcı’nın özellikleri olmasın?”

İspat yükümlülüğünü böylece karşı tarafa atmak, bu işin zorluğundan doğan bir şey değildir. Zorluk, hatta imkânsızlık, failsizlik iddiasında bulunanları bekleyen bir âkıbettir. Onların haksız da olsa ispat çağrılarına cevap vermekte ise hiçbir güçlük bulunmamakla birlikte, her defasında ve sürekli olarak başa dönüp durmanın, bizi kâinat kitabını doyasıya okumaktan ve onun mânâ ve haz derinliklerine dalmaktan alıkoyacağı da açıktır.

Bizim yapacağımız araştırma ve gözlemler ise, sanatkârın var olup olmadığını anlamaya değil, o sanatkârı daha doğru, daha yakından ve etraflıca tanımaya ve onunla bir sohbet içine girmeye yönelik olacaktır. Yoksa, her seferinde dünyanın yuvarlak olduğunu yeni baştan ispat etmeye, yahut Selimiye’nin hikâyesini anlatmak için dünyanın başlangıcına dönmeye hiç mi hiç gerek yoktur!